Prof. Dr. Levent Köker, kalıcı bir barışın tesisi için demokratik bir anayasaya olan ihtiyacı vurguladı. Köker, “Demokratik, özgürlükçü, katılımcı, farklılıkları her düzeyde tanıyan ve pratik gereğini yerine getiren bir Anayasa’ya ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında Meclis’e sunulan çerçeve yasa Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olsa da, iktidarın somut adım atma konusundaki oyalayıcı tutumu sürüyor.
Meclis’in rolünü, Abdullah Öcalan’ın süreçteki konumunu ve kalıcı barış hukukunun oluşturulmasını değerlendiren Prof. Dr. Levent Köker, “umut hakkı”ndan yeni bir anayasaya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarından Meclis’in süreçte üstleneceği role kadar birçok konuda önemli tespitlerde bulundu.
Köker, Meclis’in Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında iki temel adım attığını belirtti: Meclis Komisyonu’nun oluşturulması ve bu komisyonun hazırladığı rapor. Rapordaki ilk adımın silahsızlanma ve PKK ile KCK örgütüne mensup kişilerin hukuki durumuna ilişkin düzenleme olduğunu dile getiren Köker, çerçeve yasa kapsamında “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”un çıkarıldığını anımsattı. Köker, “Bu yasaya göre Türkiye Cumhuriyeti güvenlik kuvvetlerinin, PKK ve KCK örgütüne ait olduğu düşünülen silah ve mühimmatın teslim edildiğine dair bilgileri Milli Güvenlik Kurulu’na (MGK) aktarması gerekiyor. MGK de bir karar alacak ve ardından karar Resmi Gazete’de yayımlayacak. Ondan sonra örgüt mensuplarının ilgili cumhuriyet başsavcılıklarına veya bu yasayla kurulması öngörülen bir kurula başvurmaları söz konusu olacak. Böylece başvuru süreci tamamlanacak. Onların cezaları, infazları veya haklarındaki soruşturma ve kovuşturmaların süreleri beş yıllık ya da on yıllık sürelerle ertelenecek” diye konuştu.
Meclis’in bundan sonraki rolünün bir İzleme Komisyonu oluşturmak olacağını belirten Köker, “Meclis’in birinci rolü rapordu, ikinci rolü bu yasayı çıkarmaktı. Bunlar yapıldı. Şimdi bir üçüncü rol daha olacak. O da bu kurulun ve alt komisyonlarının çalışmalarıyla ilgili bir izleme komisyonu kurulması olacak. Yine yasaya göre Meclis’te kurulacak olan izleme komisyonuna, süreç ilerledikçe kurul çalışmaları hakkında bilgi verilecek. Eğer yeni yasaların çıkması gerekiyorsa, kurul, Meclis’e hangi konularda yasa ihtiyacı olduğunu söyleyecek” dedi.
İktidarın süreçteki tutumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan Köker, “Hükümet bir defa barış diye bir sözcüğü telaffuz etmiyor. Önce bunun adını doğru koyalım. Abdullah Öcalan, 27 Şubat 2025’te kamuoyuna açıklanan ve rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in okuduğu bir deklarasyonla seslenmişti. Öcalan’ın çağrısı ‘Barış ve Demokratik Toplum’ başlığını taşıyordu. Buna karşılık hükümetin bu konudaki tercih ettiği terminoloji ‘Terörsüz Türkiye’ süreci oldu. Çerçeve yasada da aynı terminoloji vardı. Hükümetin dilinde hem PKK ve KCK’den ‘terör örgütü’ olarak bahsedildiğini hem de ‘terörün’ ortadan kaldırılması perspektifinin bu yasanın ana hedefi olarak belirlendiğini görüyoruz. Barış iradesi ile yürütme organı arasında bu terminolojiye baktığımız zaman, bir ilişki görünmüyor” ifadelerini kullandı.
İktidarın süreç kapsamında yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmadan atılabilecek adımlar olduğunu belirten Köker, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması gerektiğini dile getirdi. Köker, “Bu kararlar sadece Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala gibi isimlerle ilgili kararlar değil, Gezi protestolarından mahkum olmuş ve şu anda cezaevinde bulunan insanlar da var. Örneğin hakkında AYM’nin hak ihlali ve tahliye edilmesi yönünde defalarca karar verdiği Tayfun Kahraman‘ın tahliyesi söz konusu. Bunların tahliyeleri gerekiyor” diye konuştu.
Abdullah Öcalan ve diğer ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan tutsaklara dair “umut hakkı”nın da ele alınması gerektiğine işaret eden Köker, “Bu aslında ‘Gurban Grubu’ kararı diye de bilinen konu. AİHM’in bu konuda bir kararı var. O kararın da uygulanması bu çerçevede düşünülmelidir. Bunlar için herhangi bir yasal düzenlemeye de gerek yok. Bunlar doğrudan yargının yapacağı işler. Ama yargı organı, günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti yönetim sisteminde yürütme organının etkisi altında çalışıyor” şeklinde belirtti.
“Umut hakkı”nın uygulanması konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AK BK) Türkiye’ye uyarı ve telkinde bulunduğunu söyleyen Köker, “Ceza infaz sisteminde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının da belli şartlar altında şartlı tahliye imkanını tanıyan bir biçimde düzenlenmesi ve bunun ilgili kişilere, başta Abdullah Öcalan olmak üzere uygulanması gerekiyor. Öcalan ve diğerlerine de tahliye imkanı veren bir infaz düzenlemesi değişikliği gerekiyor ve uygulamaya bunun yansıması gerekiyor. Bunu da yapmıyor. Dolayısıyla AİHM ve AYM kararlarının uygulanması gerektiğinden bahsediyoruz. ‘Umut hakkı’yla ilgili meselenin de çözülmesini içerecek şekilde bir bütünlük içinde düşünülmesi gerekir. Bazı kararlar uygulansın, bazı kararlar uygulanmasın diyemeyiz. Yapılması gereken şey de açık, fazla lafa gerek yok” dedi.
Kalıcı bir barış hukukunun inşasında temel meselenin anayasa olduğunu belirten Köker, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın milliyetçi bir devlet inşa ettiğini ifade etti. Köker, “Başlangıç bölümünü okursanız, Anayasa’nın bir anayasada olması gereken hak ve özgürlükleri kabul eden, hak ve özgürlükleri bütün yurttaşlar, hatta bütün insanlar için eşit temelde korunması ve geliştirilmesi gereken bir değerler manzumesi olarak gören bir anayasa olmadığını görürsünüz. Bunun yerine devletin milliyetçi özelliğini -dikkat edin milli devlet özelliğini demiyorum- Anayasa devleti milliyetçi olarak tanımlıyor. Dolayısıyla milliyetçi bir parti gibi devletin sanki bir ideolojisi var ve o ideoloji milliyetçilik. Demokratik, özgürlükçü, katılımcı, farklılıkları her düzeyde tanıyan ve pratik gereğini yerine getirmek için gerekli düzenlemelerin ana prensiplerini ortaya koyan yeni bir Anayasa’ya ihtiyacımız var. Bu Anayasa olmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin kalıcı bir biçimde barış ve demokratik bir düzen inşa etmesi bana mümkün görünmüyor” değerlendirmesinde bulundu.
Prof. Dr. Köker, devamla şunları kaydetti: “Maalesef hem iktidar hem de muhalefetin ana gövdesini oluşturan siyasi partiler, Türkiye’nin Anayasa meselesini bir sistem meselesi, yani yasama, yürütme ve yargı ilişkilerini düzenleyen bir mesele olarak görüyorlar. Oysa demin sözünü ettiğim temel hak ve özgürlükleri en geniş şekilde kavrayan, farklılıklara gerçekten gereken saygıyı ve özeni göstermeye yükümlü bir devlet düzenini ve bu devlet düzeninin demokratik, katılımcı bir biçimde nasıl örgütleneceğini ciddi ciddi düşünmeyi gerektiren bir Anayasa’ya ihtiyacımız var.”
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.