Londra’da düzenlenen Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı’nda, Bask, Katalonya ve Güney Tirol’ün öz yönetim ve özerklik deneyimleri kapsamlı bir şekilde incelendi. Konferansın ilk gününde, “Özerklik, Yetki Devri ve Öz Yönetim” başlığı altında yapılan panelde, ulusal tanınma, kendi geleceğini belirleme hakkı, çatışma sonrası toplumsal barışın inşası, geçiş dönemi adaleti ve halkın süreçlere katılımının önemi tartışıldı.
Panelin moderatörü Erem Kansoy, özerklik ve öz yönetim modellerinin Kürt halkının hak arayışları açısından taşıdığı kritik öneme vurgu yaparak, Türkiye’deki olası bir barış sürecinin uluslararası altyapı ve desteğe olan ihtiyacına dikkat çekti.
Bask barış sürecindeki deneyimlerini aktaran Paul Rios Garaizar, 2011’de eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan ve uluslararası isimlerin yanı sıra Bask siyasi partileri ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla düzenlenen konferansı hatırlattı. Rios, ETA’nın şiddet kampanyasına son vermesinin, yeni bir başlangıcın, yani birlikte yaşama, tüm mağdurları tanıma ve toplumu yeniden bir araya getirme sürecinin ilk adımı olduğunu belirtti.
Baskların İspanya ve Fransa olmak üzere iki devlet ve üç farklı idari yapı içerisinde yaşadığını ifade eden Rios, İspanya’daki Bask Özerk Topluluğu ve Navarra’nın kendi parlamentosu, hükümeti, polisi, okulları ve hastaneleriyle geniş öz yönetim yetkilerine sahip olduğunu, ancak Fransa tarafında özerkliğin bulunmadığını aktardı.
Rios, 2011’deki uluslararası konferansa ne İspanya ne de Bask hükümetinin katılmadığını, sivil toplumun uluslararası örgüt ve isimlerin desteğiyle süreci yürüttüğünü vurguladı. ETA’nın şiddete son vermesine rağmen devletin barış yönünde adım atmasının uzun zaman aldığını belirten Rios, diyaloğu canlı tutmanın önemine değindi. 2007’de müzakere sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Bask hükümeti tarafından başlatılan “Konpondu” adlı yurttaş katılım sürecine binlerce kişinin katıldığını anlatan Rios, “Devlet kapıları kapatsa, kurumlar insanlara kapılarını kapatsa bile pencereyi açık tutabilirsiniz. Bu, herkese barışın yalnızca hükümetlere ait olmadığını hatırlatabilir. Barış halka aittir” ifadelerini kullandı.
Barış sürecinin ikinci önemli boyutunun tüm mağdurların tanınması olduğunu dile getiren Rios, İspanya’da terör mağdurlarına ilişkin yasaların bulunduğunu ancak polis merkezlerinde işkence görenler ile polis şiddeti sonucu yaşamını yitirenlerin bu yasalarda yer almadığını belirtti. Bask ve Navarra parlamentolarının bu kişilerin tanınması ve zararlarının giderilmesi amacıyla yasalar çıkardığını aktaran Rios, Bask hükümetinin işkence iddialarına ilişkin yaptırdığı araştırmada 1960-2014 yılları arasında bildirilen 4 binden fazla vakanın belgelendiğini söyledi. Rios, “Öz yönetimimiz araştırabilir, tanıyabilir ve zararı giderebilir; ancak yargılayamaz. Çünkü adalet devlete aittir” diyerek öz yönetimin sınırlarına dikkat çekti.
Rios, Bask deneyiminden üç temel ders çıkardığını belirterek, halka yakın kurumların merkezi devletin her zaman sahip olmadığı bir avantaja sahip olduğunu söyledi. Yerel kurumların insanları ve aileleri tanıdığını ve merkezi hükümet yavaş kaldığında harekete geçebildiğini ifade eden Rios, öz yönetimin sivil toplumun baskısıyla daha iyi işlediğini kaydetti. Rios, konuşmasını Bask öz yönetiminin sembolü Gernika ağacına atıfla, “Bir ağaç başkentten değil, köklerden büyür” sözleriyle tamamladı. Birlikte yaşamın devlet tarafından dayatılamayacağını, bunun belediyelerde, okullarda, parlamentolarda ve sivil toplum örgütlerinde geliştiğini vurguladı.
Urko Aiartza Azurtza, İspanya’da kurulan modelin 17 bölge ve merkezi olmayan bir sistem oluşturduğunu ancak aynı zamanda ulusal boyutu zayıflatmaya çalıştığını söyledi.
Baskların tarihsel haklarının anayasa öncesinden gelen haklar olarak kabul edildiğini belirten Aiartza, bunun en açık örneklerinden birinin Bask bölgeleri ile merkezi hükümet arasındaki ekonomik anlaşma olduğunu ifade etti. Bu sistem kapsamında Bask bölgelerinin vergilerin neredeyse tamamını kendilerinin topladığını ve İspanyol devletinin sunduğu hizmetler karşılığında merkezi yönetime yapılacak mali katkının müzakere edildiğini aktardı. Aiartza, “Dolayısıyla vergilendirme açısından egemeniz” diyerek, bunun sıradan bir mali yerinden yönetimden farklı, güçlü bir ikili ilişki oluşturduğunu ifade etti.
Aiartza, Bask milliyetçi hareketinin 1980’lerden itibaren ulus olarak tanınmayı ve kendi kaderini tayin hakkını savunduğunu belirtti. 2006-2011 yılları arasındaki ETA ile İspanya hükümeti görüşmelerini de anlatan Aiartza, iki kulvarlı bir sürecin öngörüldüğünü; ETA’nın silahlar, tutuklular ve çatışmanın sonuçlarını, siyasi partilerin ise siyasi çerçeveyi görüşmesinin planlandığını söyledi.
Bugün devam eden siyasi tartışmalarda Bask ülkesinin bir ulus olarak tanınmasının temel başlıklardan biri olduğunu belirten Aiartza, ikinci önemli konunun “kendi geleceğimize karar verme hakkı” olduğunu söyledi. Aiartza, “Bu yalnızca yetkilerle ilgili değil. Bir ulus olarak tanınmak ve İspanyol devletiyle nasıl bir ilişki kurabileceğimizle ilgili. Basit bir özerklik değil, farklı bir ilişki çerçevesi” dedi.
Prof. Louis Lemkow, Bask ve Katalonya deneyimlerinin dil ve kimlik gibi ortak meseleleri bulunduğunu ancak tarihsel süreçlerinin birbirinden farklı olduğunu söyledi. Katalonya’nın İspanyol devletiyle Bask ülkesindekine benzer bir silahlı çatışma yaşamadığını belirten Lemkow, Kürt deneyimini anlamaya ve onunla dayanışma göstermeye önem verdiklerini ifade etti. “Barışı topluma yerleştirmek son derece zordur” diyen Lemkow, 30-40 yıl süren silahlı siyasi çatışmaların toplum içerisinde bir kültür oluşturduğunu belirtti. Lemkow, “Başka bir yol var, barışa açık olmalıyız demek gerçek bir cesaret gerektirir” dedi.
Katalonya deneyimini anlatan Lemkow, 1976’da Barselona’da özgürlük, af ve özerklik statüsü talepleriyle büyük gösteriler düzenlendiğini belirtti. 2003’ten sonra daha kapsamlı bir özerklik ve Katalan hükümetine daha fazla yetki sağlayacak yeni bir Özerklik Statüsü için girişimde bulunulduğunu anlatan Lemkow, en kritik konulardan birinin Katalonya’nın “ulus” olarak yeniden tanımlanması olduğunu söyledi. Statünün Anayasa Mahkemesi’ne götürülerek yasanın geçersiz kılındığını belirten Lemkow, bunu sürecin “dönüm noktası” olarak nitelendirdi. Lemkow, Ekim 2017’de yapılan referandumun ardından Katalan Parlamentosu’nun bağımsızlık ilan ettiğini, İspanya hükümetinin ise Anayasa’nın 155’inci maddesini kullanarak doğrudan yönetimi devraldığını anlattı.
Dr. Andrea Carlà, İtalya ile Avusturya sınırında bulunan Güney Tirol’ün özerklik deneyimini anlattı. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’ya bağlanan bölgede faşizm döneminde İtalyanlaştırma politikalarının uygulandığını belirten Carlà, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İtalya ile Avusturya arasında Gruber-De Gasperi Anlaşması’nın imzalandığını ve müzakerelerin sonucunda 1972’de İkinci Özerklik Statüsü’nün oluşturulduğunu belirtti.
Güney Tirol modelinin geniş bölgesel özerklik ile demokratik güç paylaşımı mekanizmalarını bir araya getirdiğini söyleyen Carlà; büyük koalisyon, karşılıklı veto, orantılılık ve farklı topluluklara ait özerklik mekanizmalarının sistemin temel unsurları olduğunu anlattı. Carlà, “dinamik özerklik” kavramına dikkat çekerek sistemin sabit olmadığını ve Güney Tirol’ün zaman içerisinde merkezi devletten yeni yetkiler aldığını ifade etti.
Güney Tirol’de sınırlı bir mali özerklik bulunduğunu belirten Carlà, vergilerin merkezi devlet tarafından toplandığını ancak bölgede toplanan vergilerin onda dokuzunun Güney Tirol’de kaldığını söyledi. Bölgesel yönetimin bu kaynakların nasıl harcanacağı konusunda geniş bir serbestliğe sahip olduğunu belirten Carlà, sistemin barış ve siyasi istikrar sağladığını, farklı topluluklar arasındaki siyasi işbirliğinin toplumsal güvenin gelişmesine katkıda bulunduğunu söyledi.
Prof. Phil Clark ise, geçiş dönemi adaletinin barış süreçleri, özerklik ve öz yönetim arayışları içerisindeki yerini ele aldı. Türkiye Parlamentosu’ndan geçen çerçeve yasayı incelediğini belirten Clark, yasada özellikle PKK’nin üst düzey yöneticileri açısından yargılama ve ağır hapis cezalarına, daha alt düzey PKK aktivistleri açısından da cezai yaptırımlara güçlü bir vurgu bulunduğunu söyledi. Clark, bu yaklaşımın adaleti büyük ölçüde yargılama ve hapis cezaları üzerinden ele aldığını belirterek, bunun barışçıl bir müzakerenin ve müzakere edilmiş bir çözümün ilerletilmesini zorlaştırabileceğini ifade etti.
Uluslararası alanda affın giderek kabul edilmesi zor bir kavrama dönüştüğünü söyleyen Clark, hassas barış müzakerelerinde dahi affın ciddi biçimde gündeme getirilmemesi gerektiği yönünde bir yaklaşım bulunduğunu belirterek, “Bence bu hatalı bir düşüncedir” dedi. Kuzey Uganda’daki hükümet ile Lord’s Resistance Army arasındaki müzakereleri örnek gösteren Clark, affın masadan kaldırılması ve LRA liderlerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması yönündeki ısrarın müzakerelerin çökmesinde etkili olduğunu dile getirdi. Clark, belirli koşullar altında “koşullu af” konusunda hareket alanı bulunabileceğini belirterek Uganda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki silahsızlanma süreçleri ile Ruanda ve Güney Afrika’daki güvenlik sektörü reformlarından örnekler verdi.
Ruanda’daki Gacaca toplum mahkemelerine de değinen Clark, 10 yıllık süreçte 400 bin soykırım şüphelisinin toplum içerisinde yargılandığını söyledi. Yargılamaların cezalandırmayla sonuçlandığını ancak faillerin yüzde 99’unun cezaevine gönderilmediğini belirten Clark, büyük çoğunluğun suçların işlendiği yerel topluluklarda kamu hizmeti yaptığını anlattı. Clark, geçiş dönemi adaletinin toplum adına yürütülüyorsa halkın bu sürece dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Ruanda’daki yargılamaların köylerde, avlularda ve pazar yerlerinde yapılmasının insanların adaleti görebilmesine ve sürecin parçası olabilmesine olanak sağladığını belirtti. Clark, “Geçiş dönemi adaletinden söz edeceksek bunu toplumla bağlantılı hale getirmeliyiz. Bu yalnızca elitlerin konuştuğu bir şey olamaz. İnsanların hayatının içine taşınmalıdır” dedi.
Barış ve özerkliğin yalnızca büyük siyasi hedeflerden ibaret olmadığını vurgulayan Clark, çatışma yaşamış toplumlarda ilerlemenin insanların günlük hayatında somut biçimde hissedilmesi gerektiğini söyledi. Bunun insanların çocuklarını besleyebilmesi, eğitimlerini sürdürebilmesi ve barınma koşullarının iyileşmesi gibi doğrudan yaşamlarına dokunan sonuçlar yaratması gerektiğini belirten Clark, Ruanda ve Güney Afrika deneyimlerini karşılaştırdı. Clark, konuşmasının sonunda bu deneyimleri Kürt meselesiyle ilişkilendirerek, barış ve özerklik sürecinin ilerleyebilmesi için adalet konusunda yaratıcı yaklaşımların, halkın sürece katılımının ve sosyoekonomik boyutun birlikte ele alınması gerektiğine işaret etti. Temel meselenin bu süreçlerin insanların gündelik yaşamlarında “dokunabilecekleri ve hissedebilecekleri” bir karşılık yaratması olduğunu vurguladı.
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.