Yönetmen Şükran Demir, televizyon programlarında kadınlara atfedilen “ideal rollerin” iktidarın aile politikalarından ayrıştırılamaz olduğunu vurguladı. Demir, bu roller aracılığıyla toplumsal gerçekliğin göz ardı edildiğini ve kadına yönelik şiddetin meşrulaştırıldığını belirtti.
Hükümetin 2025 yılında ilan ettiği 10 yıllık “Aile Yılı” politikasıyla birlikte, yaşamın her alanında doğum ve evlilik propagandaları hız kazandı. Televizyon dizileri ve filmler aracılığıyla evlilik “güzellenirken”, kadınlara biçilen toplumsal roller de bu doğrultuda şekillendirildi. Kadınları koruyucu yasal düzenlemelerden kaçınılırken, kadınları pasifize eden, erkeğin şiddetini normalleştiren ve “ideal kadın” imajı yaratan bir propaganda dili yaygınlaştırıldı.
Kadın Zamanı Derneği yöneticilerinden yönetmen Şükran Demir, “Aile Yılı” adı altında yürütülen evlilik ve “ideal kadın” yaratma politikasının televizyon yapımlarına yansımalarını değerlendirdi.
Şükran Demir, yapımlarda işlenen kadın karakterlerin toplumun kadından beklentilerinin bir yansıması olduğunu ifade etti. Demir, “Kadının ev içine hapsedilmesi, bakım yükünün tamamen kadına yüklenmesi ya da sürekli doğurganlıkla ilişkilendirilmesi, hem ‘Aile Yılı’ politikası hem de kadınlara yönelik diğer politikalarla doğrudan bağlantılıdır. Bu durum, her dizi ve filmde karşımıza çıkmaktadır. Hükümetin bir nüfus politikası var ve bu politika, kadınları doğurganlık ve annelikle özdeşleştiriyor. Kadınlar iş hayatına entegre olamazken, erkeğin yaşamı ev ve iş arasında sürüyor. Dolayısıyla, çocuk ve evin bakım yükü kadının omuzlarında kalıyor. Bu politikalar çerçevesinde, dizi ve filmlerde sıkça idealize edilmiş bir aile tablosu sunuluyor. Aileyi ‘güçlendirme’ veya ‘Ailem Güvende’ söylemleriyle, toplumun bazı gerçeklikleri görünmez kılınmaya ve toplumsal beklentiler şekillendirilmeye çalışılıyor” diye konuştu.
Şükran Demir, erkek karakterlerin fiziksel veya psikolojik şiddet uygulamasına rağmen, kadın karakterler tarafından “paylaşılamayan erkek” olarak sunulmasının tehlikelerine dikkat çekti. Demir, “Aşk ve sevgi gibi olumlu duygularla ilişkilendirilerek işlenen konularda, bir kadın aşıksa ve seviyorsa, erkeğin uyguladığı şiddeti görmezden gelmesi gerektiği algısı yaratılıyor. Psikolojik baskı, kıskançlık, kontrol etme gibi durumlar şiddet olarak tanımlanmayıp, adeta olağan bir davranış gibi sunuluyor. Toplum bu yolla şekillendirilmeye başlanıyor. Bu yapımları sadece yetişkinler değil, çocuklar ve gençler de izliyor ve rol model olarak algılıyorlar. ‘Yakışıklı’ bir erkeğin psikolojik şiddetinin yanı sıra, dizilerde mafya ve çeteleşmelerle birlikte insanları kolayca öldüren, kadınlara doğrudan şiddet uygulayan, bu tür davranışları özendiren ve toplumun olağan akışıymış gibi gösteren bir boyut da mevcut. Bu durum, toplumda çok ciddi kırılmalara yol açarak toplumsal yapıyı etkiliyor. Genellikle erkekler ya şiddete eğilimli ya da şiddete eğilimli değilse yanındaki kadınlar bilgisiz, cahil ve pasif bireyler olarak ele alınıyor. Kadınlar ‘aptal’ pozisyonuna yerleştirilirken, erkekler bilgili ve aydınlatan konumunda yansıtılıyor ki bu, şiddetin farklılaşan ve dallanan boyutlarını gözler önüne seriyor. Psikolojik şiddetin de çok geniş bir işleyiş alanı olduğunu görüyoruz” ifadelerini kullandı.
Demir, televizyon yapımlarında erkek çocuk doğurmanın bir statü göstergesi olarak sunulmasına değinerek, “Çocuk cinsiyetinin erkek olarak ele alınması, soyun devamı ve güç temsilinin erkek çocuğuna bağlanması gibi toplumsal bir gerçekliği yansıtıyor. Bu, toplumda sıkça karşılaştığımız bir durumdur. Burada, kadınların toplumun devamı, sürekliliği ve nüfus artışıyla bağlantılı olarak sürekli doğurganlıkla ilişkilendirilmesi sorunu öne çıkıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve toplumsal cinsiyet rollerini göz ardı etmemek gerekir. Erkek çocuğun önceliklendirilmesi ya da görünür kılınması ve erkek çocuk doğuran kadının da bununla bağlanılması, toplumsal cinsiyet kodlarından bağımsız değildir” şeklinde konuştu.
Şükran Demir, televizyonlardaki yaşamın toplumsal gerçekliği yansıtmadığını belirterek, “Bu durum aynı zamanda toplumun beklentilerinin çok uzağında kalıyor. Mevcut aile politikası, kadınları sıkıştıran ve kadına yönelik şiddeti sıradanlaştıran bir gerçeklik taşıyor. Kadınların yaşadığı ekonomik ve diğer zorlukları yansıtmayan film veya diziler, hayatın gerçekliğiyle yüzleşmeli. Ekonomik ve eğitim politikaları düzeltilmeden toplumda olumlu bir dönüşüm sağlamak mümkün değildir” sözleriyle değerlendirmesini tamamladı.
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.