enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
48,9304
EURO
55,7562
ALTIN
6.740,80
BIST
12.899,35
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
24°C
İstanbul
24°C
Çok Bulutlu
Pazar Hafif Yağmurlu
21°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
20°C
Salı Yağmurlu
18°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
17°C

Geçmişle Yüzleşme ve Barış Talebi: Mehmet Coşkun’dan “Ölüm Kuyularını Aydınlatalım” Çağrısı

Geçmişle Yüzleşme ve Barış Talebi: Mehmet Coşkun’dan “Ölüm Kuyularını Aydınlatalım” Çağrısı
26 Eylül 2026 08:06
A+
A-

Mardin’in Dargeçit ilçesinde gözaltında kaybedilen kardeşi Abdurrahman Coşkun’u ararken birçok cenazeyi ‘ölüm kuyuları’ndan çıkaran, babası işkenceyle katledilen ve köyü yakılan Mehmet Coşkun, tüm yaşadıklarına rağmen hakikat ve adalet talebini yineleyerek barışa uzanan bir el uzatıyor: “Sürecin arkasındayız. Barış için ölüm kuyularını aydınlatalım.”

Dargeçit JİTEM Davası, Türkiye’nin 1990’lı yıllardaki karanlık dönemi, gözaltında zorla kaybetmeler ve kontrgerilla yapılanmalarıyla yüzleşme açısından sembolik öneme sahip bir davaydı. Davayla birlikte varlığı uzun yıllar inkar edilen JİTEM’in resmi olarak mahkeme dosyalarına girmesine rağmen, diğer benzer davalarda olduğu gibi bu dava da cezasızlıkla sonuçlandı.

29 Ekim 1995 ile 8 Mart 1996 tarihleri arasında Mardin’in Dargeçit ilçesinde 3’ü çocuk olmak üzere 8 kişi zorla kaybedildi. Bu kişilerin isimleri Davut Altunkaynak (12), Seyhan Doğan (14), Nedim Akyön (16), Mehmet Emin Aslan (19), Abdurrahman Coşkun (21), Hikmet Kaya (24), Süleyman Seyhan (54) ve olayı ihbar ettiği için aynı karakolda görevli kişilerce kaybettirilen Bilal Batırır (57) olarak kayıtlara geçti.

Olaylara dair 30 Ekim 2014 tarihinde hazırlanan iddianamede dönemin Mardin Jandarma Komando Tabur Komutanı Hurşit İmren, Dargeçit İlçe Jandarma Komutanı Mehmet Tire, Dargeçit Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mahmut Yılmaz, Karakol Komutanı Yardımcısı Haydar Topçam ve Uzman Çavuş Kerim Şahin’in “taammüden öldürme” suçundan yargılanmaları talep edildi. Ancak çoğu korucu olan 16 kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilirken, Hikmet Kaya’nın zorla kaybedilmesi dosyaya dahil edilmedi.

İtirazlar üzerine hazırlanan ikinci bir iddianameyle Faruk Çatak, Mahmut Ayaz, Naif Çelik, Ramazan Savcı, Kemal Kaya, Mehmet Acar, Faik Acar, Hüseyin Altunışık, Mehmet Emin Çelik, Sadık Çelik, Fethullah Çelik, Osman Demir, Bahattin Ergel davaya dahil edildi. Dava henüz başlamadan “güvenlik” gerekçesiyle Adıyaman Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakledildi.

Dava sürecinde mahkeme heyeti defalarca değişti, dava uzatıldıkça uzatıldı. Mağdur avukatları, davanın zamanaşımından düşürülmesi amacıyla uzatıldığına dikkat çekti. 4 Temmuz 2022’de tüm sanıkların beraatine karar verildi. Dosya Yargıtay’a gönderilse de sonuç değişmedi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Mayıs 2026’da 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davada düşme kararı verdi. Böylece bir JİTEM davası daha cezasızlıkla sonuçlandı.

Dava cezasızlıkla sonuçlansa da, ağır baskı ortamına rağmen yaşananları tüm kamuoyuna mal eden ailelerin adalet mücadelesi bitmedi. 21 yaşındaki Abdurrahman’ın ağabeyi Mehmet Coşkun, “Yaşadığımız sürece bu çocukların ve davanın peşinde olacağız” diye vurguluyor.

Coşkun ailesi de bölgedeki binlerce aile gibi uzun yıllar her türlü hak ihlaline maruz kalmış bir aile. 1993’te köyleri askerlerce basılmış ve babası Ali Coşkun köy ortasında işkenceyle katledilmiş. 1995’te kardeşi Abdurrahman gözaltına kaybedilmiş. Köyleri yakılmış yıkılmış, sonraki süreçte de birçok kez evleri farklı gerekçelerle basılmış.

Ağır baskı ortamında kardeşini ararken birçok kişinin cansız bedenini “ölüm kuyuları” ya da “asit kuyuları” olarak bilinen kuyulardan çıkarmış. Yakılıp yıkılan köylerden biri olan, Seyhan ve Mehmet Emin Aslan’ın da aralarında olduğu 12 kişinin cansız bedeninin bulunduğu Tirê köyündeki kuyular başında yaşananlar bir kez daha aklında canlanıyor. Yaşadığı ağır tabloyu şu sözlerle özetliyor: “Kuyulardan sadece 1 günde 12-13 cenaze çıkardığımızı hatırlıyorum.”

Babasının Katledilişi ve Köylerinin Yakılması

Coşkun, köylerinin 1993’te yakıldığını, o dönem helikopterden sıkılan kurşunların izlerinin halen durduğunu söyledi. “O dönem konuşamıyorduk” diyen Coşkun, hem babasının hem de kardeşinin katledilmesine dair yaşananları şöyle anlatıyor:

“Kardeşim 1991’de çobanlık yaparken mayın patladı. 2 arkadaşı yaşamını yitirdi, o ve bir arkadaşı yaralandı. 3-4 yıl tedavi gördü. Tedavi sonrası yeniden okula döndü. Öğrenciyken götürdüler, 7 arkadaşıyla birlikte katledildi. Babam da Dargeçit’te (köy yakmaları sonrası) duramıyordu. Köyüne dönmek istiyordu. Annem ‘Ben senle gelmeyeceğim’ dedi. Biz de ‘gelmiyoruz’ dedik. Bizi dinlemedi. Köye gitti, ondan sonra birkaç aile daha babamla gitti. Köyde hayvanlara bakıyordu. Bir köyde bir buradaydı. Birgün ben çalışırken babamın öldüğü haberi geldi. Asker (1993) birgün önce köye operasyon yapıyor. Askerler kadınlara laf ediyorlar. Babam tepki gösteriyor. İkinci askeri grup ‘Köye geliyorlar, siz onları besliyorsunuz’ diyorlar. Babam da ‘Siz sürekli bizim köyümüzdesiniz, köy sizin ablukanızda, kimseyi gördüyseniz söyleyin’ diyor. Sonrasında askerler dipçiklerle saldırıyor. Köydeki ziyaretin içinde kilitlemişler. Babamı evine götürmüşler. 10-15 dakika sonra evden dumanlar çıkıyormuş. Askerler babamla çıkmış, ancak babam yürüyemiyormuş. Okula kadar sürüklemişler. Köylüler askerler gittikten sonra babamın yanına gidiyorlar, öldüğünü fark ediyorlar.”

Gözaltına Alınma ve İnkarlar

Coşkun, 1995’te de evlerine baskın yapıldığını ve kardeşinin gözaltına alındığını belirtiyor: “Evden çıkmamıza izin vermediler. ‘Çıkarsanız sizi tararız’ sözleriyle tehdit ettiler. Annem askerin elini tutarak, ‘Oğlumun bir çorabını giydirmişim, diğeri kalmış’ dedi. Asker elindeki dipçikle anneme vurdu ve ‘çıkarsanız tararız’ dedi. Askeriye gittikten sonra kardeşim gibi 9-10 kişinin gözaltına alındığını öğrendik. Tabur önüne gittik, bize ‘Biz o çocukları almadık’ dediler. İnkar ettiler. Savcılık da bir bilgi vermedi. Tabura gittik, savcılığa gittik, sonra biz gözaltına alındık. Sonra ‘savcılıkta gözaltındalar, ifadeleri alındıktan sonra bırakılacaklar, korkmayın’ dediler. Ancak üzerinden birkaç gün geçince artık dönemeyeceklerini anladık. Mardin’e götürmüşlerdi. Savcılığa tekrardan gittiğimizde birilerini arayarak, ‘oğlum hani öğrencileri bırakacaktınız’ diyordu. Bizi oyalıyorlardı, kandırıyorlardı.”

Cenazenin Bulunması ve Beraat Kararları

Kardeşinin cenazesini 2016 yılında Kızıltepe ilçesine bağlı olan Aysun köyündeki askeri üsse yakın bir noktada bulduklarını aktaran Coşkun, dava sürecinde çıkan beraat kararlarına tepki gösterdi. Coşkun, “Beraat etmemeleri gerekiyordu, çünkü dosyada deliller vardı. O dönem taburda çalışan bir uzman çavuş, mahkemede Abdurrahman ve Abdullah’ın kendi arabasına konulduğunu söyledi. ‘Yönümü Xelîla köyüne verdiler, infaz var, bunları götüreceğiz’ dediler’ diye anlattı. Sonra Xelîla’da patlama oldu, Tabur Komutanı Mehmet Tire’nin yaralandığını söyledi. Ardından infazı gerçekleştiremediklerini ve sonraki gün kardeşimin Tirû’da infaz edildiğini anlattı” ifadelerini kullandı.

Kaymakamın İtirafı ve Sistematik Zulüm

Yaşananları dönemin kaymakamına da anlattıklarını ancak kaymakamın kendilerini dinlemediğini söyleyen Coşkun, “Ona ‘Bize rapor ver. Askeriye tarafından öldürüldü’ dediğimde, bana ‘Ulan nasıl askeriyeyi suçlarsın’ diyordu. Kaymakam o zaman beni 12 basamaklı merdivenden aşağı itti. Sonraki süreçte kaymakama neden beni aşağı attın dediğimde ‘Maalesef o dönem size zulmediyorlardı. Tabur komutanı o dönemde savcıların, hakimlerin yerine oturuyordu. Soruşturma yapıyordu. Benim yerime de gelir oturur, çoğu zaman beni odaya kilitlerdi, kaymakamlık yapardı. Biz yaşananları biliyorduk ancak ses çıkaramıyorduk. Ses çıkarsaydık, size yapılanlar bize de yapılırdı’ diye anlattı” ifadelerini kullandı.

“Açtığım Kuyu Sayısını Hatırlamıyorum”

“Devlet haksızlık yaptı, davacıyız, şikayetçiyiz” diye vurgulayan Coşkun, “Ancak kardeşimin katilleri cezalandırılsa içimiz rahat eder. Kardeşimi aradığımız süreçte o kadar çok kuyu açtık ki sayısını ben bile hatırlamıyorum. Tirê’de sadece 50’ye yakın kuyu açtık. Devlet de yardımcı olmuyordu. Bir yer tespit ettiğimizde başvuru yapıyorduk, kazmaya da izin vermiyorlardı. Ama tespit ettiğimiz yerin 10 metre ötesini kazdığımızda cenaze buluyorduk. Bir günde 12-13 cenaze çıkardığımızı hatırlıyorum. Bu bir komutanın, korucunun işi değildi. Bu bir sistemdi. Bulunduğumuz köydeki kuyulardan Ankara’ya kadar bu bir devlet sistemiydi” diye konuştu.

“12 Yaşındaki Çocuk Nasıl Damgalanır ve Katledilir?”

Kardeşinin katledilmesi sonrası da baskılara maruz kaldığını söyleyen Coşkun, “Sürekli evimiz basılıyordu. Çocuklarımız okuldan eve geldiğinde dahi baskın yapıyorduk. Ev, para teklifleri de yaptılar. ‘Şikayetçi olarak kendinize kötülük yapıyorsunuz’ diyorlardı. Biz onlardan para, tazminat istemiyoruz. Avukatlarımız da tazminat davası açabileceğimizi söyledi ancak kabul etmedik. Bu katillerin yakalanmasını istiyoruz. Biz kimsenin parasını istemiyoruz. Kardeşimin katilleri belli, isimlerini de biliyoruz. Buna rağmen devlet üzerini kapatıyor. 12 yaşındaki Davut Altunkaynak’ın ‘terörist’ olarak damgalansa dahi çaresi ölüm, infaz mıdır? 12 yaşındaki çocuk böyle mi katledilmeliydi? Seyhan Doğan 13, Nedim Akyon 13 yaşındaydı. Bu çocuklar nasıl böyle damgalanır ve katledilir?” diye sordu.

Coşkun, yaşadıkları tüm acılara rağmen hakikatin ortaya çıkması ve Kürt sorununun çözümü noktasında başlatılan sürecin arkasında olduklarını belirtiyor: “Biz insanlarımızı kaybettik, yerleri doldurulamaz. Yükümüz çok ağır, herkes kaldıramaz. Ama sürecin arkasındayız. Bizim çocuklarımız gitti, başkalarının çocukları gitmesin. Barış olsun. Dilimiz böyle söylese de devlete inancımız yok. Çünkü defalarca benzer sözler verdiler ve yerine getirmediler. Ancak somut adımlar atılırsa inanırım. Umudumuz var. Yüz yıldır birarada yaşıyoruz; onların ne hakkı neyse, bizim de o haklarımızın olmasını istiyoruz. Ben ‘Kürt’üm’ demek istiyorum. Eşitlik istiyoruz. Barışa, eşitliğe hasret kaldık. Tüm zararlar karşılansın. Ölüm kuyularının açılmasını, çiçeklerin dikilmesini istiyoruz. İntikam peşinde de değiliz. Karanlık ölüm kuyularının açılması, aydınlatılması gerekir.”

Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.