Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademi Üyesi Duran Kalkan, Medya Haber TV’ye yaptığı açıklamalarda, iktidarın çözüm sürecine ilişkin sadece söz verdiğini ancak somut adım atmadığını vurguladı. Kalkan, Devlet Bahçeli’nin ilk açıklamalarını hatırlatarak, “Bırak Meclis’e gelmeyi Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin herhangi bir karar bile alınabilmiş değil” sözleriyle iktidarı eleştirdi.
Kalkan, gelinen aşamayı değerlendirirken, Abdullah Öcalan’ın büyük bir irade göstererek çözüm yol ve yöntemlerini ortaya koyduğunu belirtti. Hiç kimsenin beklemediği bir ortamda umut ve heyecan veren bir siyasi sürecin gelişimini sağladığını ifade eden Kalkan, “Bu bakımdan aslında ne kadar teşekkür edilse azdır. Bazıları çeşitli biçimlerde kendine göre değerlendiriyorlar. Eleştiri yapanlar da var, dahası suçlayanlar da var. Kendini bilmezliğin sınırı yok bu yönde. Oysaki herkes minnettar Abdullah Öcalan’a bu 2 yıldır ortaya koyduğu irade, geliştirdiği çözüm yol ve yöntemleri bakımından” dedi.
Kalkan, 22 ve 23 Ekim 2024 tarihlerindeki gelişmelerin, Devlet Bahçeli’nin çağrısına Abdullah Öcalan’ın karşılık vermesiyle başladığını ve bu sürecin 2. yıl dönümünün yaşandığını hatırlattı. Geçen iki yılda savaşın durduğunu, silahların kullanılmadığını, kan akmadığını ve ölümlerin olmadığını vurgulayan Kalkan, “Savaş durdu, basit bir şey değildi. Yaşamayanlar, savaş sürecinde rantçı olarak kalanlar bunun değerini bilemezler. Ama savaşan tarafların, Türkiye toplumunun, Kürtlerin bunun anlamını, değerini çok iyi bildiği kanaatindeyim ben. Türkiye konuşuyor, tartışıyor. Dünya, çeşitli çevreler Türkiye’deki durumu, Kürt sorununun çözümünü, Türkiye’nin demokratikleşmesini tartışıyorlar. Her alanda toplantılar, konferanslar, kongreler oluyor. Bir arayış var, bir canlanma ortaya çıktı. Savaşın yarattığı kilitlenme, tıkanma aşıldı” ifadelerini kullandı.
Kalkan, daha ileri gelişmelerin olması gerektiğini belirterek, “Hiçbir şey yapmayıp, hiç katılmayıp da ondan sonra dışarıdan çekiştirmek doğru değildir. Derler ya hariçten gazel okumak doğru bir şey değil” dedi. Hareket olarak geçen iki yılda beklenmedik adımlar attıklarını söyleyen Kalkan, daha önce ateşkesler ve çözüm süreçleri yaşandığını ancak Abdullah Öcalan olmazsa kimsenin bu düzeyde adımlar atamayacağını ifade etti.
İlk olarak 27 Şubat 2025’te yayımlanan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı bir manifesto olarak tanımlayan Kalkan, “Bu her şeyin önünü açtı. Bütün bu gelişmelerin önünü açtı. Hareket olarak, halk olarak bu çağrıyı anlama, dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın yapmak istediğini anlama ve üzerimize düşeni yapma yönünde de geçen süreçte önemli bir çaba içerisinde olduk” dedi. 1 Mart 2025’te ateşkes ilan edildiğini, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin tartışmalarla, siyasi mücadeleyle gelişmesi için ön açıcı olduklarını söyledi. Ardından PKK’nin 12. Kongresi’ni topladıklarını ve Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın içeriği temelinde Silahlı Mücadele Stratejisinin sonlandırılması, bu temelde PKK’nin örgütsel varlığının feshedilmesi gibi tarihî kararlar aldıklarını belirtti. Ancak bunların uygulanmasını Abdullah Öcalan’ın yönetimine, özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşmasına bağladıklarını dile getirdi.
Kalkan, Abdullah Öcalan’ın düşüncesiyle gelişen bu kararların ancak onun öncülüğüyle uygulamaya konulabileceğini vurguladı. 11 Temmuz’da 30 arkadaşın silah yakma eylemi gerçekleştirdiğini, bunun sürecin gelişmesi ve kongre kararlarının uygulanması için önemli bir tutum olduğunu söyledi. Çatışma riski olan alanlardan güçlerini çektiklerini ve 2026 yılında da bu adımları sürdürdüklerini belirten Kalkan, “Türkiye sınırları içerisindeki silahlı güçlerimizin hepsini çektik. Yine sınır dışında çeşitli biçimlerde çatışma riski olabilecek yerlerdeki güçlerimizi de çektik. Ne sınır boyunda ne Türkiye sınırları içerisinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir silahlı gerilla gücü kalmadı” dedi.
Kalkan, gelinen bu noktadan sonra adımların atılabilmesi için Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün ve İmralı sisteminin ortadan kalkmasının şart olduğunu ifade etti. Ayrıca, demokratik siyasetin önünün açılması, özgürlükleri geliştirecek hukuki temelin oluşturulması ve PKK’nin aldığı kararları uygulayabilmesi için gerekli hukuki ve siyasi zeminin yaratılması gerektiğini söyledi.
Kalkan, karşı tarafta, yani iktidar kanadında, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni geliştirmede istekli bir duruş göremediklerini belirtti. Devlet Bahçeli’nin olumlu açıklamalarının, bunun bir devlet politikası olduğu yönündeki ifadelerin ve AKP hükümetinin de onay verdiğinin belirtildiğini hatırlattı. Bir Meclis Komisyonu’nun oluşturulmasının en ciddi adım olduğunu, komisyonun Abdullah Öcalan ile görüştüğünü ve bir rapor hazırladığını, ancak raporun öngördüğü maddelerin hayata geçirilmediğini dile getirdi. 10 Ağustos gecesi “Çerçeve Yasa” denen bir yasanın Meclis’ten geçtiğini, Abdullah Öcalan’ın bunu “nötr yasa” olarak tanımladığını, ancak kendilerinin savaşı durdurma ve demokratik siyasetin önünü açma anlamında önemsediklerini söyledi.
Kalkan, bin kilometrelik yolun bir adımla başladığını, ancak bu başlangıç adımının Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürleşmesi ve siyasi, hukuki zeminin demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağını yineledi. İktidarın “silahlar bırakılmamış” söyleminin boş bir laf olduğunu ve Türkiye’yi tehdit edecek herhangi bir silahlı gücün kalmadığını vurguladı. Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan için “Meclis’te DEM Parti grubunda konuşsun” dediğini ancak Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin hiçbir siyasi veya hukuki kararın alınamadığını eleştirdi. “Umut hakkından ardına kadar yararlansın demişti. Umut hakkını ağzına bile almıyor Türk Devleti. Herhangi bir yaklaşımı da yok” diyerek iktidarı samimiyetsizlikle suçladı. İktidarın süreci bitirmek istemediğini çünkü buna ihtiyaçları olduğunu, ancak sürecin gerektirdiği adımları atmadığını ve seçim siyasetine bağladığını ifade etti.
Süreci geliştirmede kararlı olduklarını vurgulayan Kalkan, “Biz kararlıyız süreci geliştirmede. Bunu başkaları istiyor diye değil, anlaşmayla ilan etmedik zaten. Kürtlerin buna ihtiyacı var. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. İnsanlığın buna ihtiyacı var. Bunu gördük, bildik, anladığımız için yaptık” dedi. İlgili bütün çevreleri ve toplumsal kesimleri sürecin başarıya gitmesi için daha duyarlı olmaya ve mücadele etmeye çağırdı. Kalkan, “Umarız yanlış hesaplar yapmıyorlardır. Muhataplarımız. Bizi böyle başka şey yapamaz, bu işi kendi güçleriyle yürütemez sanmasınlar” diyerek iktidara üstü kapalı bir uyarıda bulundu. Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğünün ve hukuki-siyasi zeminin oluşturulmasının şart olduğunu tekrarladı. İmralı’nın kapılarının açılması, Abdullah Öcalan’ın çalışır hale gelmesi ve basının, akademisyenlerin ziyaret etmesi gerektiğini belirtti. DEM Parti heyetlerinin ara sıra görüşebildiğini, ancak tutanakların kamuoyuna yansıtılmadığını ve bunun bir dayatma olduğunu ifade etti. “Silahsızlansınlar, silahsızlansınlar” söyleminin savaş ortamında anlamsız olduğunu ve herkesin aklını başına toplaması gerektiğini söyledi.
Kalkan, Türkiye kamuoyuna ve dünyaya şunu bilmeleri gerektiğini ifade etti: “PKK’nin gerillasının, Türkiye’nin güvenliğine dönük şu an hiçbir tehdidi yoktur. Sınırdan en az 60 kilometre uzaktadırlar. Herhangi bir çatışma riski falan yok.” Türkiye’nin Abdullah Öcalan’ı içine alabilecek bir demokratikleşmeye ulaşması gerektiğini, ülkenin genişleyemediğini, demokratikleşemediğini, Kürtleri içine alamadığını, yasal statüye kavuşturamadığını ve Kürt sorunundan bile bahsedemediğini belirtti. Mevcut yasalarla ve siyasetle bu durumun aşılamayacağını vurgulayan Kalkan, bunun inkâr ve imhada ısrar olduğunu ve bundan vazgeçilmesi gerektiğini ifade etti.
Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen Kürt Konferansı’na da değinen Kalkan, sürecin dilleri çözdüğünü ve konuşma, tartışma önündeki engelleri kaldırdığını söyledi. Türkiye’de, Avrupa’da ve dünyanın değişik yerlerinde Kürt sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Ortadoğu sorunlarının tartışılmasını önemsediğini belirtti. PKK’nin ateşi kesmesinin ve aldığı kararların bu tartışmaların önünü açtığını vurguladı. Avrupa Parlamentosu’nda yapılan 20. konferansın sonuç bildirisinin önceki konferanslara göre çok daha ileri kararlar içerdiğini ifade etti. Bu tür çalışmaların önemli olduğunu ancak pratikleştirilmesi gerektiğini, kararların takip edilmediğini ve sadece tartışma düzeyinde kaldığını eleştirdi.
Kalkan, bu konferansın önemli bir özelliğinin Abdullah Öcalan’ın mesajının doğrudan okunması olduğunu belirtti. Abdullah Öcalan’ın 1998’de Kürt sorununun demokratik çözümünü Avrupa demokrasisine dayanarak gerçekleştirmek için Avrupa’ya çıkmak istediğini ancak ABD, İngiltere ve İsrail’in bir komplo dayattığını söyledi. Roma’da sunduğu 8 maddelik demokratik çözüm programına Avrupa’nın sahip çıkmadığını, hatta Avrupa Birliği’nin Abdullah Öcalan’ı NATO gladyosuna teslim ettiğini, İmralı yolunu Avrupa’nın gösterdiğini hatırlattı. Abdullah Öcalan’ın 28 yıldır İmralı’da tutulduğunu, işkence ve tecrit ortamında olduğunu belirterek, “Avrupa yasaları uygulansa çıkması gerekecek. Hâlbuki İmralı sadece Türkiye’nin bir cezaevi değil. Avrupa da içinde, Amerika da içinde. Ortak denetlenen bir cezaevi. Avrupa yasaları uygulanmıyor” dedi. Avrupa siyasetinin daha cesur adımlar atması gerektiğini vurguladı ve bu durumun son bulması gerektiğini söyledi.
Cezaevlerindeki infaz ertelemelerine de dikkat çeken Kalkan, Türkiye’nin kendi yasalarını ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hükümlerini uygulamadığını savundu. Mevcut iktidarın Anayasayı ve ceza yasalarını uygulamadığını, gardiyanlardan ve alakasız kişilerden oluşan kurulların mahkeme kararları yerine infazlara karar verdiğini söyledi. Bu durumdaki insanların siyasi rehine konumunda tutulduğunu belirterek, “Bu durumu daha fazla teşhir edebilirlerdi, etmelilerdi. Niye bunun üzerine gitmiyorlar, teşhir etmiyorlar ki? Bunu dünyanın dört bir yanında teşhir etmek lazım. Kendi yasalarını, anayasasını uygulamayan bir rejim, bizim kendisinin istediğini yapmamızı, kendisine neredeyse teslim olmamızı bekliyor” dedi. 35-36 yıl yatan insanların infazlarının sürekli ertelendiğini, kanun ve mahkeme olmadığını, “alıkıran başkesen hesabı” ile işlerin yürüdüğünü dile getirdi. Bu duruma karşı daha fazla protesto ve tepki olması gerektiğini vurguladı. Kalkan, cezaevlerinden bu temelde bir cenaze çıkması halinde, onları savaş şehidi sayacaklarını ve bunun muhatapları tarafından iyi bilinmesi gerektiğini söyledi.
Yemen ve Suudi Arabistan arasındaki savaşa işaret eden Kalkan, Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO toplantısında alınan kararların ötesinde görünmeyen kararların olduğunu sorguladı. Mekke Anlaşması’nın ve Türkiye’nin Suudi Arabistan’a asker göndermesi gündeminin, aslında Ankara’daki NATO toplantısının bir kararı olduğunu ve bunun netleştiğini belirtti. Mekke İttifakı ile Türkiye’nin ABD’nin çağrısıyla İbrahimî Anlaşma’ya dahil olduğunu ve İsrail ile anlaşmış gibi bir pozisyona geldiğini ifade etti. Kalkan, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a asker göndererek Yemen’deki İran yanlılarına karşı savaşa müdahil olacağını, yani dolaylı olarak İran’a karşı savaşa gireceğini iddia etti. ABD Başkanı’nın “Erdoğan bütün isteklerimi yerine getiriyor Yemen konusunda” açıklamasını hatırlatarak, Türkiye toplumunun bu durumu niye az tartıştığını sorguladı. Osmanlı’nın kırılışının Yemen’de başladığını hatırlatarak, “Yeniden AKP yönetimi Türk askerini Yemen’e sürecek. Gider mi gitmez mi? Buna karşı çıkılmalı” dedi.
Kalkan, Türkiye’nin bir yandan İran’a karşı savaşa girdiğini, diğer yandan da İran’la Kürtlere karşı ileri düzeyde anlaşması olduğunu belirterek, “Bu Hakan Fidan politikasını iyi izlemek lazım. Bir ip üzerinde oynayan cambaza benziyor biraz” yorumunu yaptı. İran’ın Kürtlere vurarak kendi zayıflıklarını gidermeye çalıştığını, bunun ciddi bir tehdit oluşturduğunu ve muhalif güçlerin, toplumların buna müdahale etmesi gerektiğini vurguladı. Kürt Demokratik Birliği’nin bütün bu tehdit ve tehlikelere karşı tek çare olduğunu sözlerine ekledi.
Ekolojik yıkıma dair değerlendirmelerde bulunan Kalkan, “doğal afet” kavramıyla üstünün örtüldüğünü savundu. Deprem ve sel gibi olayların “doğal” olmadığını, insanların doğayı tahribatının bir sonucu olduğunu belirtti. Abdullah Öcalan’ın “doğa intikâmını alır” sözünü hatırlatan Kalkan, AKP yönetiminin hiçbir ahlaki ve hukuki kural tanımadığını, aşırı kar hırsıyla doğayı yok etmeye çalıştığını söyledi. Karadeniz’de başlayan bu tahribatın Ege’ye ve özellikle Diyarbakır’dan Muş’a, Varto’ya uzanan bölgedeki şehirlerde ölçüsüzce sürdürüldüğünü dile getirdi. Çok geç de olsa bilinçlenmelerin oluştuğunu, komiteler ve örgütlenmelerin geliştiğini belirtti. Doğanın tahribine karşı toplumun evine ve yaşam zeminine sahip çıktığını vurguladı. “Bir avuç altın için koskoca bir dağ yok ediliyor. Gerçekten de orman, ağaç bırakılmadı. Özellikle de Botan’dan, Dersim’e hâlâ kıyılıyor” dedi. Bunun “afet” değil, iktidarın yanlış politikalarıyla ortaya çıkan felaketler olduğunu ifade etti. Kapitalist modernite sisteminin aşırı kar hırsının tüm dengeleri bozduğunu, İstanbul’daki sel olayının da bunun ikinci versiyonu olduğunu söyledi. Bu durumun önlenebilir olduğunu, kader olmadığını belirterek, sorumluların bulunup üzerine gidilmesi gerektiğini, ekolojik bilincin, mücadelenin ve örgütlenmenin yaşam için zorunlu olduğunu vurguladı. Kalkan, doğaya karşı yapılan talan ve tahribatların isyan gerekçesi düzeyinde olduğunu ve bunun için her türlü demokratik eylemin geliştirilmesi gerektiğini ifade etti.
Fransa’daki gençlik eylemlerinin ilgi çekici olduğunu belirten Kalkan, bunun doğal bir tepki olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Lise gençliğinin bu bilince ulaşarak eyleme kalkmasının büyük umut verdiğini ifade etti. Bu eylemlerin toplumu harekete geçirdiğini, Sarı Yelekliler’in de devreye girdiğini ve genel greve gidildiğini belirtti. Fransa ile sınırlı kalmayıp Belçika’ya yayıldığını ve diğer Avrupa ülkelerine de yayılacağını, hatta Ortadoğu ve Türkiye’ye de yayılabileceğini öngördü. Kalkan, kapitalist modernite sisteminin geldiği noktanın insanlığı yok ettiğini, toplumun geleceğinin tehlikede olduğunu ve buna karşı birilerinin isyan etmesi gerektiğini söyledi. Geçmişte üniversite gençliğinin ve işçi sınıfının öncülük ettiğini hatırlatan Kalkan, şimdi ise bu rolü lise gençliğinin üstlendiğini dile getirdi. Kapitalist modernite sisteminin işçi hareketini ve üniversite gençliğini pasifize ettiğini savunarak, liseli gençliğin bu refleksi ve tepkisinin önemli olduğunu vurguladı. Bu hareketin bir kıvılcım olabileceğini ve tüm toplumu tutuşturabileceğini belirterek, demokratik sosyalizm mücadelesinin her alanda yayılacağını ifade etti.
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.