Yeni dönem mücadele hattının “hukuk, Meclis ve toplumsal alan” olduğunu belirten DEM Partili Cengiz Çiçek, Demokratik Cumhuriyet Hareketi ile cumhuriyet tarihine yeni bir halka eklenebileceğini vurguladı.
Kürt meselesinin çözümü bağlamında yürütülen Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ikinci yılında hazırlanan çerçeve yasa, 10 Ağustos’ta Meclis’te kabul edildi ve 18 Ağustos’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. Ancak aradan bir ayı aşkın süre geçmesine rağmen halen yürürlüğe girmiş değil.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaştığı 1 Ekim 2024’ten Abdullah Öcalan’ın PKK’ye silah bırakma çağrısı yaptığı 27 Şubat 2025’e ve bugüne değin geçen süreçte yaşananları Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek’e sorduk.
Sürecin üzerinden tam iki yıl geçti. Geriye dönüp baktığınızda, başlangıçtaki beklentiler ile şu an ulaşılan nokta arasındaki en belirgin farkların neler olduğu ve sürecin şu an hangi aşamada olduğu sorusuna Çiçek, şu yanıtı verdi: “Bu son iki yılın bence en önemli özelliği Kürt meselesinde sözün önü açıldı. Belki çözümün önü arzu edilen düzeyde açılmadı ama özellikle süreç başlamadan önceki son 10 yılda ‘çöktürme planı’ atmosferinde, Kürt meselesi tamamen çatışma ve silahla anılan bir mesele haline geldi. Birçok toplumsal ve siyasal öznenin, aktörün itinayla kaçtığı bir mesele haline geldi. Son iki yılda olumlu olarak söyleyebileceğimiz en temel şey; Kürt meselesi bağlamında sözün ve tartışmanın önünün açılmış olmasıdır. Bu durum, demokratik çözüm zemininin oluştuğu anlamına gelmese de bir normalleşme süreci olarak da adlandırılabilir. Ortaya çıkan çoğulcu ifade ortamının kıymetini bilmek ve bu konuda çaba, emek veren her aktörün hakkını teslim etmek lazım. Ancak bu iki yılın özeti bağlamında tek başına yeter mi? Başladığımız, yani Kürt meselesinin içerisine hapsolduğu çatışma pozisyonundan bu noktaya gelmek tarihsel olarak kıymetli, değerini bilmek gerekiyor. Ancak Kürt meselesinin gerçek çözümünü çıta ve ölçü olarak aldığımızda elbette ki yetersiz. Tek başına sözün ve tartışmanın yetmediği tarihsel, kadim bir sorundan bahsediyoruz ve bu meseleyi yaratan kök nedenler hala olduğu yerde duruyor. Haliyle son iki yılda neler yapılmadı ya da bundan sonra neler yapılması gerekiyor sorusunu sorduğumuzda, şu cevabı hep birlikte aramamız gerekiyor; demokratik ve adil bir çözüm olabilecek mi? Burada hala kimi engellerin olduğunu görüyoruz. Gelinen aşamada Kürt meselesinin silahlı boyutu dışında siyasal, toplumsal ve hukuksal boyutunun yeterli düzeyde hayata geçmemiş olması, ‘güvenlikçi’ akılda ısrar edildiğini de gösteriyor. Devletin Kürt meselesini hala bir ‘güvenlik’ politikasının içerisinde tuttuğunu görüyoruz. Aslında iki yıllık süre zarfında istenilen düzeyde sürecin ilerleyememesinin temel nedenlerinden biri, tarihsel ve güncel olarak Kürt meselesinin ‘güvenlikçi’ bir paradigma üzerinden ele alınmasıdır. Güncel olarak da silahla sınırlı bir mesele olarak görülmesi, sürecin önündeki en büyük engellerden biri olarak tarif edilebilir.”
Çiçek, sürecin ilerlemesinin önündeki en büyük yapısal veya siyasal engelin “devlet kritiği” ve rejimin bu meseleyi ele alış biçimi olduğunu belirtti: “Az önce de bahsettiğim gibi Kürt meselesi tarihsel ve güncel olarak süreç bağlamında da devleti yönetenler tarafından hala bir ‘güvenlik’ meselesi, bir silah meselesi olarak kodlanıyor. Halbuki iki yıl boyunca her vesileyle dile getirdiğimiz gerçek şu; silah Kürt inkarcılığının sonucu olarak ortaya çıkan bir şeydir. Geçmiş yüzyıla o nedenle ‘inkâr-isyan yüzyılı’ dedik. Çatışma da Kürt inkarcılığının sonucu olarak ortaya çıktı. Haliyle bu sorunun demokratik çözümünü önümüze koymuşsak şunu hepimizin kabul etmesi gerekiyor; Kürt meselesinde çatışmayı ve silahlı mücadeleyi ortaya çıkaran kök nedenlerle toplumun ve siyaset kurumunun yüzleşmesi gerekiyor.“
Çiçek, son iki yılda sözün önünün açılmasına rağmen, bu sözün kök nedenler bağlamında hakikat zeminine oturmadığını ve “güvenlikçi” aklın terk edilmediğini vurguladı. Ayrıca, siyaset kurumunun Kürt meselesini bir oy ve iktidar aracı olarak görmesini eleştirerek şunları kaydetti: “Muhalefet için iktidara gelmenin, daha fazla oy almanın aracı, iktidar için de iktidarda kalmanın aracı olarak görüldüğü sürece demokratik, adil ve eşitlik düzleminde bu meseleyi tartışamıyoruz. Her araçsallaştırıcı ele alış, meselenin çözümünün de ıskalanmasının temel sebeplerinden birisi oluyor. Bu da siyaset kurumunun temel sorunlarından birisi.”
Çiçek, üçüncü yapısal sorun olarak toplumsal muhalefet bloğunun, Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair devlete ve iktidara yönelik demokratik baskısını istenilen düzeyde artıramamasını gösterdi: “Toplumsal muhalefetin bu yapısal yetmezlikleri ve eksiklikleri, Kürt meselesini iktidarın ve devletin istediği doğrultuda daha fazla egemenlik alanına yaklaştırırken; ezilenlerin özgürlük alanından uzaklaştırma riskini de büyütebiliyor. İktidarın meseleye dair tüm açıklamalarında da Kürt olgusunu kendi egemenlik alanının bir parçası haline getirme iştahını fazlasıyla görebiliyoruz. Bu tehlike karşısında toplumsal muhalefetin de meseleyi daha fazla toplumun alanının, özgürlük alanının ve ezilenlerin dayanışma-ittifak alanının içinde kuvvetli bir özne olarak tutma perspektifiyle Kürt meselesinin demokratik çözümünü zorlaması gerekiyor. Bu en temel görevlerimizden biri.”
Çerçeve yasanın çıkmasına rağmen henüz yürürlüğe konulmamasının yarattığı sorunlara değinen Çiçek, bu durumun öngörülemezlik ve güvensizlik yarattığını ifade etti: “Hukukun uygulanmaması meselesi aynı zamanda Kürt meselesinin bir hukuk meselesi olduğunu da gösteriyor. Çerçeve yasa, çözüm arayışları içerisinde bir durak, eşik olarak değerlendirilebilir. Tarihsel olarak bütün sorunları çözecek bir yasa değil. Biz de hiçbir zaman böyle bakmadık. İtirazlarımız ve kaygılarımız da var. Ama son tahlilde tarihsel bir eşiğin aşılması için çerçeve yasa önemliydi. Eğer bu iki yıllık süreç içerisinde gerçekten pedalı çevirmek, bisikleti devirmek istemiyorsak ve süreci sürdürmek istiyorsak, çerçeve yasa gibi özel yasaların ve buna bağlı yasal değişikliklerin bir an önce ve olabilecek en demokratik perspektifle, çözüm odaklı uygulama aşamasına gelmesi gerekiyor.”
Çiçek, yasanın uygulanmasının gecikmesinin mevcut kaygıları büyüttüğünü ve iktidarın meseleyi sadece silahsızlanma aralığına hapsetme yaklaşımıyla ilgili olduğunu belirtti: “Sadece PKK’nin elindeki silahları teslim etmesi ve bulunduğu yerleri terk etmesiyle sınırlı bir süreç okuması ve ele alışı, doğal olarak çerçeve yasanın uygulanmasını da engelleyen, onun uygulanmasını geciktiren bir faktöre dönüşüyor. ‘Milli Güvenlik Kurulu’nun teyidine ihtiyaç var, teyit olmadan yasa uygulanmayacak’ yaklaşımı, Kürt meselesinin ne kadar ‘güvenlikçi’ bir akla hapsedildiğinin göstergesidir. Güncel olarak da Kürt Hareketini, Sayın Öcalan’ı sadece silahla tanımladığının dolaylı bir dışavurumu hatta itirafı oluyor. Oysa Sayın Öcalan tek başına silahlı mücadeleyle sınırlandırılabilecek bir aktör değil. Kürt Özgürlük Hareketi de tek başına silahlı mücadeleyle sınırlandırılabilecek bir organizasyon değil. Bir siyasal hareketten, bir siyasal liderden bahsediyoruz. Gerçek anlamda çözümün önü açılacaksa devletin de özel yasaya, çerçeve yasaya bu gerçeklikten bakması gerekiyor.”
Mevcut güvensizlik ortamını aşmak ve müzakere zeminini güçlendirmek adına atılması gereken adımları değerlendiren Çiçek, iktidarın meseleyi sadece PKK’nin silahsızlanması olarak ele almaktan vazgeçmesi gerektiğini ifade etti: “Bu son derece yanlış ve tehlikelidir. Zaten bugüne kadar meseleyi bununla, yani ‘terörizmle’ sınırlandırdığınız için bir halkın hak arama mücadelesini, özgürlük taleplerini, bir ulusun kolektif hak taleplerini ve anadilde eğitim taleplerini bir bölünme ve beka sorunu olarak kodladığınız için Kürt meselesi çatışma zemininden uzaklaştırılamadı. Haliyle bu konuda devleti yönetenlerin, iktidar sahiplerinin bir paradigma değişikliğine gitmesi gerekiyor.”
Çiçek, güven ortamının yaratılabilmesi için Kürtlerin ulusal ve kolektif taleplerinin bölünme ya da beka tehdidi konusu olmadığının, bilakis halklar arasında bütünleştirici bir harç olarak görülmesi gerektiğini belirtti. Sürecin ilerlemesi için atılacak adımların eş zamanlı olması gerektiğini vurgulayan Çiçek: “Millî Güvenlik Kurulu’nun teyit kararını gerektiren çalışmalar sürdürülürken, diğer taraftan da toplumun haklı beklentilerini giderecek adımların eş zamanlı olarak atılması gerekiyor. Mesela neler olabilir? Örneğin; hükümet tarafı sık sık ‘silahını teslim et’ diyor. Bir bütünen silahsızlanma gerçekleşmeden adım atılmayacağını söylüyor. Ama biz de diyoruz ki ‘siz de elinizdeki, gasp ettiğiniz belediyelerimizi teslim edin.’ Kayyum atadığınız belediyeleri teslim edin. Burada siyasi bir gasp var. Güven ortamı yaratılacaksa siz de gasp ettiklerinizi teslim edin. Bu, aynı zamanda karşılıklılık ilkesi etrafında yürütülmesi gereken bir süreç. Haliyle güven ortamını oluşturacak adımları atmak da her şeyden önce iktidarın sorumluluk alanında.”
Abdullah Öcalan’ın statüsünün süreçteki önemini değerlendiren Çiçek, devletin onu baş müzakereci olarak gördüğünü kabul ettiğini ancak çalışma koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini söyledi: “Sonuç itibarıyla devlet de dolaylı ya da doğrudan Sayın Öcalan’ı bu süreçte baş müzakereci olarak gördüğünü kabul etti. Bunu nasıl ifade ettiği bizim için çok önemli değil. Eğer bugün itibarıyla Sayın Öcalan’ın gerek örgüt ve hareket üzerindeki gerekse süreç bağlamındaki kader tayin edici tarihsel rolünü kabul etmişseniz, onun baş müzakereci olmaktan gelen sorumluluklarını daha fazla yerine getirebilmesi için her şeyden önce çalışma koşullarının ve iletişim kanallarının iyileştirilmesi gerekiyor. Statüsü bu anlamda önemli.”
Çiçek, Kürt siyasal dünyasında, Abdullah Öcalan’ın koşullarının Kürt halkının kolektif hak taleplerine dair devletin yaklaşımını gösteren bir turnusol kağıdı olarak görüldüğünü belirtti: “İmralı mutlak tecridini örgütleyen akıl, Sayın Öcalan’ın temsil ettiği siyasal ve toplumsal değerlerden ve karşılıklardan azade örgütlemedi. Bu gerçek, Kürt siyasal dünyasında en temel çıktılardan birisi olarak oldukça sabit.”
“Abdullah Öcalan’ın koşulları, Kürt halkının kolektif hak taleplerine dair devletin yaklaşımını gösteren bir turnusol kağıdı olarak tanımlanabilir. Sadece kişisel hikayesi bile Kürt halkına dayatılan hukuksuzluğun çarpıcı örneğidir.“
Çiçek, Abdullah Öcalan’ın yasal ve anayasal haklarından mahrum olmasının, devletin Kürt halkının kolektif haklarını tanımadığı anlamına geldiğini vurguladı: “Kürt halkı, milyonlarca Kürt, Sayın Öcalan’ı hala kendi iradesi olarak görüyor. Kürt Özgürlük Hareketi de Sayın Öcalan’ı, kendisi adına bütün yetkileri toplayan ve yürüten baş müzakereci, tek yetkili olarak görüyor. Şimdi sürecin nihayete erişebilmesi, çatışmasızlığın kalıcı hale getirilebilmesi için bile Sayın Öcalan’ın bu süreçte fiziki özgürlük koşullarının sağlandığı ve iletişim kanallarının açık olduğu bir konuma ihtiyacı var.”
İmralı’da yapılan eve geçmemekte ısrar etmesinin, devleti hukuka davet anlamına geldiğini ifade eden Çiçek: “Yaklaşık 30 yıldır, 1999’dan bugüne Sayın Öcalan hukuksuz koşullarda, hukukun askıya alındığı koşullarda tutuldu. 1999’da uluslararası bir komployla, hukuk dışı yollarla Türkiye’ye teslim edildi. Sadece kişisel hikayesi bile Kürt halkına dayatılan hukuksuzluk durumunun çarpıcı örneğidir. Halen Kürt halkı, hukuk kapısından içeri alınmış değil. Kürt halkı yüzyılı aşkın bir süredir hukuk zemininin dışında tutuluyor. Hiçbir kolektif hakkı, ulusal talepleri karşılanmış değil. Bütün bu tarihsel bilinç ve referansla Sayın Öcalan, ‘Yeni bir dönem açacaksanız benim hukuki statümün ne olacağını belirleyin’ diyor. Fiili, yani de facto bir durum her zaman provokasyona, kumpasa ve darbeye açık bir pozisyon aslında.”
Çiçek, demokratik muhalefete de çağrıda bulunarak, İmralı’da yapılan evin magazinselleştirilmesi yerine hukukun ve şeffaflığın savunulması gerektiğini söyledi: “Gerçekten demokratsanız, gerçekten hak ve özgürlüklerden yanaysanız, çıkıp ‘İmralı’da villa yapılmış’ diyerek, buradan iktidarı eleştirmeyi ve bunu araçsallaştırmayı, magazinleştirmeyi bırakın. İmralı’da yapıldığı iddia edilen ev üzerinden süreci sabote etmeye çalışanlara, süreç karşıtlığı yapanlara sesleniyoruz; 27-28 yıldır İmralı’da hukukun zerresi, kırıntısı dahi yoktu. Bugün ‘İmralı’da yapılan evin hukukta karşılığı yok, yeri yok, hukuk dışıdır’ diyen kimi gazetecilere, kimi siyasetçilere sesleniyoruz; madem hukuka bu kadar riayet ediyorsunuz, madem hukuk sizin için bu kadar önemli 27-28 yıldır Sayın Öcalan herhangi bir yasal hakkından faydalanmadı. Tek başına fiili bir ortamda tutuldu. O zaman neden hukuku savunmadınız?”
Çiçek, şeffaflık vurgusu yaparak, İmralı’nın kapılarının açılması ve sürecin kamuoyu denetimine sunulması gerektiğini dile getirdi: “Hükümeti buradan zorlaması gerekenler, ‘Hükümet İmralı’da şunu, bunu yaptı’ diyerek süreç karşıtlığını köpürtüyorlar. Oysa gerçekten bu işin şeffaf, denetlenebilir ve kamuoyunun denetimine açık bir şekilde sürdürülmesini istiyorsanız, gerçekten hukuksal bir zeminde işlemesini istiyorsanız, bütün eleştiri oklarını hükümete şu noktadan yöneltmeniz gerekiyor; İmralı’nın kapılarını açın. Süreci şeffaf hale getirin, katılımcı hale getirin. İsteyen herkes Sayın Öcalan’la temas kursun ve bu meseleyi nasıl ele aldığını ondan öğrensin. Sürece dair en sağlıklı politik tutum, demokratik duruş budur.“
Geçen iki yılın daha iyi değerlendirilmiş olması durumunda nelerin konuşuluyor olabileceğine dair Çiçek, çatışmasızlığın kalıcı hale getirilmesinin önemi üzerinde durdu: “Bu tarihsel aşamada sürecin en temel hedeflerinden biri, elbette tek hedefi değil çatışmasızlığın kalıcı hale getirilmesiydi. Bu konuda daha cesur, hissiyatlı, şartsız ve ‘al-ver’ mantığından uzak bir iktidar yönetimi olsaydı bugün çatışmasızlık geri dönülmemecesine tahkim edilmiş ve sağlanmış olacaktı. Sürecin temel hedeflerinden biri olan çatışmasızlığın yaratılmış olması, belki bugün şu tartışmaları çok daha güçlü bir şekilde yapmamızı sağlayacaktı: Daha demokratik bir Türkiye nasıl mümkün? Kürt meselesini yaratan kök nedenleri çözmek nasıl mümkün?”
Çiçek, Kürt meselesinin demokratik ve adil çözümünün sadece Kürt halkına değil, tüm topluma nefes aldıracağını vurguladı: “Demokratik çözüm sadece Kürt halkına ve hareketine nefes aldırmayacak. Toplum olarak tarihsel bir zemini yakalamamızı sağlayacak. Bundan dolayı herkesin kendi görevlerini, sürecin üçüncü yılına girerken güncellemesi gerekiyor.“
Önümüzdeki süreçte durağanlığın devam etmesi durumunda Türkiye’yi ve bölge siyasetini bekleyen risklere ilişkin ise Çiçek, çözüm karşıtı güçlerin elinin güçleneceği uyarısında bulundu: “Kürt meselesi bir Ortadoğu sorunu. Dört parça Kürdistan ve Ortadoğu sorunu. Her fırsatta 60 milyonluk bir halk gerçekliğinden söz ediliyor. Kürt halk gerçekliğine, Kürtlerin Ortadoğu’daki pozisyonuna, siyasal ve toplumsal durumuna dair bütün aktörler kafa yoruyor artık. Haliyle Türkiye’deki çözüm sürecinin akamete uğraması ya da durağan halde seyretmesinin kendisi, yeniden Kürt meselesinde çatışma isteyen, inkar zeminini büyütmek isteyen, buradan beslenen odaklara alan açacaktır. Her şeyden önce Türkiye’de çözüm karşıtı güçlerin elini, pozisyonunu güçlendirecektir.”
Abdullah Öcalan’ın vurguladığı demokratik toplum inşası hedefinin ne kadar gerçekleşebileceği ve önündeki engeller sorusuna Çiçek, iktidarın baskıcı politikalarını işaret etti: “Demokratik toplum sadece bizden, yani bizim mücadele alanımızdan ibaret değil. Bir bütün olarak bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın yaşamlarını ilgilendiriyor. Emek alanını, ekoloji alanını, inançlar alanını, yaşam tarzlarını, bir bütün olarak hayata dair olan her şeyi, hayatın ta kendisini ilgilendiriyor. Bu nedenle son iki yıllık süreçte özellikle demokratik kamuoyuna, farklı toplumsal ve siyasal kesimlere yönelik iktidarın baskı politikası, demokratik toplum inşasını engelleyen ve parçalayan temel faktörlerden biri elbette.”
Çiçek, iktidarın Kürt hareketiyle diyalog kurarken diğer muhalif kesimleri baskı altında tutmasının ardında, Kürt barışı ikliminde demokratik muhalefetin büyümesinden duyduğu korkunun yattığını belirtti: “2013-2015 döneminde olduğu gibi Kürt meselesindeki normalleşme ikliminin muhalefeti büyüten, iktidarı küçülten bir kaldıraç rolü oynamaması için elinden gelen her şeyi yapıyor. Süreci tamamen kendi kontrolünde götürme çabası ve muhalefete yönelik baskı rejimini derinleştirmesi, kendisini iktidardan düşürecek her türlü formülü devre dışı bırakma aklıyla ilgili.”
Çiçek, Abdullah Öcalan’ın sadece PKK lideri olarak sınırlandırılmasının ideolojik bir tehlike barındırdığını ifade etti: “Milyonlarca Kürt tarafından önemli bir figür olarak kabul edilen bir insandan bahsediyoruz. Bu durum, bir halkın liderine yönelik yaklaşımın önemini vurgulamaktadır. Devleti yönetenler ve iktidar sahipleri tarafından böyle bir yaklaşım var. Bu yaklaşımı sergileyenlerin temel hedefi, Kürt hareketinin bundan sonraki süreçte politik belirleyici kapasitesini ve politik mücadelesini kriminalize etmek, parçalamak ve zayıf düşürmek. Sayın Öcalan’ı halkın önemli bir figürü, Kürt Özgürlük Hareketi’ni de milyonlarca insanın sempatisini kazanmış ve onları temsil eden bir örgüt olma gerçekliğinden uzaklaştırmaya çalışan her söylem ve eylem; yeni dönemde Kürt hareketinin toplumsal karşılığını eritmek ve politik etki alanını düşürmek, daraltmak amacıyla tedavüle sokuluyor.”
DEM Parti’nin süreçteki rolünü değerlendiren Çiçek, iki ana aktörün devlet-iktidar ile Kürt Özgürlük Hareketi ve Abdullah Öcalan olduğunu belirterek, DEM Parti’nin kolaylaştırıcılık rolü üstlendiğini dile getirdi: “Savaşan iki tarafın bir şekilde masaya oturması ve o masada iki tarafın da diyalog ve müzakere yoluyla aralarındaki ilişkiyi savaş ve çatışma ilişkisinden çatışmasızlık ilişkisine dönüştürme çabası var. … DEM Parti bu iki gücün çatışmasızlık sürecine evrilme çabasının sözünü ve gücünü daha fazla kamusal alana, daha fazla toplumsal alana yaymaya çalıştı. Diyaloğu ve empatiyi, barış kültürünü daha fazla toplumsal alana taşımaya çalıştı.”
Çiçek, partinin siyasi ve toplumsal diplomasi yürüterek sürece destek sağladığını, oy kaygısı gütmeden tarihsel bir rol üstlendiğini vurguladı: “DEM Parti ‘ne kadar oy alırım ya da kaybederim?’ hesabı yapmadan, herhangi bir oy hesabına girmeden bu tarihsel sorunun çözümünde tarihsel bir rol almaya çalıştı. İmralı Heyetimizin aldığı kritik sorumluluk bile bunun göstergesi. Tarihsel bir rol aldı. Klasik bir parti gibi görevini sadece oyunu yükseltmekten ibaret görmedi.”
Başarılamayan noktalara değinen Çiçek, demokratik toplum güçlerinin iktidar üzerinde yeterli baskıyı kuramadığını ve birleşik mücadele zemininin güçlendirilemediğini ifade etti: “İki yıllık süre zarfında demokratik toplum perspektifini, sürecin demokratik, sol, adil ve eşitlikçi yönünü ne düzeyde toplumsallaştırabildik? Ne kadar güçlendirebildik? Kürt meselesinin demokratik, adil ve eşitlik temelindeki çözümünü isteyen demokratik kamuoyunun örgütlü gücünü iktidarın üzerinde ne kadar gerçek bir tazyike dönüştürebildik? Yine iktidarın muhalefeti ve toplumsal muhalefeti parçalama operasyonları karşısında ne kadar etkili cevaplar üretebildik? Ne kadar birleşik ve ortak mücadele zeminini hem siyasal hem de toplumsal olarak güçlendirebildik? Bunları sorduğumuzda çabamızın yanında eksiklerimiz elbette var.”
Çiçek, bu eksikliklerin Demokratik Cumhuriyet Hareketi ile giderilebileceğini ve bunun cumhuriyetin yapısal-demokratik dönüşümü için önemli olduğunu belirtti.
Sürecin tıkanma eleştirilerine karşı partinin yeni dönem için somut eylem planını açıklayan Çiçek, “üç ayaklı bir pratik çabanın sahibi olmak önemli” dedi: “Birincisi hukuk, ikincisi Meclis, üçüncüsü ise demokratik toplum yani toplumsal zemin.“
Çiçek, hukuk zemininin tesis edilmesinin önemini vurguladı: “Her şeyden önce Kürt meselesi bir hukuksuzluk meselesidir. Hukuk dışına çıkma, Kürtlerin cumhuriyetin ve devletin hukukuna dahil edilmemesi, hukukun dışında bırakılması meselesi. Buna inanıyorsak ki inanıyoruz, o zaman her zamankinden daha fazla süreci hukuk zeminine çekmek zorundayız. Hukukun tesis edildiği bir zemin gerekiyor. Süreç hukuk zeminine yerleşmediği sürece her türlü provokasyona açık olacak.”
İkinci olarak Meclis’in güçlü bir rol alması gerektiğini ifade eden Çiçek: “Meclis’in yeni dönemde yasa yapım sürecinde çözümü tartışırken başta ‘terörle mücadele’ mevzuatı olmak üzere Kürt meselesini ‘terör’ mantığına hapseden bütün yasaları ele aldığı, ayıkladığı ve düzenlediği bir yasa yapım sürecine ihtiyacımız var. Yasa yapım sürecini demokratik bir perspektifle örgütleyen yeni bir Meclis performansına, yeni bir Meclis sürecine ihtiyacımız var. Meclis zeminini bu anlamda çözümsüzlüğün değil, çözümün aktörü yapmak gerekiyor. Hatta Kürt halkını hukuksal ve siyasal olarak cumhuriyet ile tanıştıran bir kurucu Meclis olarak da tarihe emanet etmek gerekiyor 28. dönemi.”
Üçüncü ayak olan demokratik toplum zeminini büyütme ihtiyacına değinen Çiçek: “Kürt halk mücadelesi, milliyetçi, sağcı ve ırkçılığa karşı ezilen, demokrat, devrimci ve yurtsever ahlaki üstünlüğünü koruyarak ve onu temsil ederek bugünlere geldi. Bu topraklarda gadre uğramış birçok kadim ezilen kimliklerin ve inançların ortak vicdanı, duyusu oldu Kürt mücadelesi. Kürt meselesi, Türkiye’de tekçi, ayrımcı politikaların hedefi haline gelmiş tüm toplumsal ve siyasal kesimlerin kendisini içinde bulduğu bir mesele ola geldi.”
Çiçek, ezilenlerin ortak mücadelesinin önemine dikkat çekerek, Demokratik Cumhuriyet Hareketi ile cumhuriyet tarihine yeni bir halka eklenebileceğini vurguladı: “Ezilenler ortak mücadele içerisinde birbirinin şifacısı oluyor. Vakti gelen Demokratik Cumhuriyet Hareketi ile cumhuriyet tarihine yeni bir halka ekleyebiliriz. Buna cumhuriyet tarihinde üçüncü halka da denilebilir.“
Çiçek, Kürt halkının 50 yıllık siyasal ve toplumsal mücadele değerleriyle cumhuriyete dahil olmasının, önceki antidemokratik iki halkanın panzehiri niteliğinde olacağını belirtti: “Bu bir demokrasi halkasıdır. Cumhuriyeti demokratik anlamda dönüştürecek bir halkadır ve aynı zamanda demokratik cumhuriyeti sağlayacak bir halkadır. O yüzden yeni dönemde Demokratik Cumhuriyet İttifakı’nın, Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin tek yükleneni, tek omuzlayanı Kürtler olmamalıdır.”
Çiçek son olarak, Kürt hareketine dönük parçalayıcı yaklaşımlara karşı demokratik çözümün ve kazanımların savunulmasının, diğer kimliklerin de demokratik geleceklerini savunmak anlamına geldiğini söyleyerek sözlerini tamamladı: “Başarılamaması durumunda kaybeden yalnızca Kürt hareketi olmaz. Bu, ayrımcılığa uğrayan ve baskı altında tutulan kimliklerin mücadelesinin de zafiyete uğraması, kendi yalnızlığında boğulma tehlikesinin artması ve mücadelesinin güçten düşmesi anlamına gelir. Haliyle bunu bir tür ortak öz savunmamız gibi düşünmek ve Kürt meselesinin demokratik, eşit ve adil karakterini; çözümün adil, eşitlikçi ve özgürlükçü karakterini öne çıkarmak, demokrasi güçlerinin ve baskı altında tutulan, inkar edilen bütün kimliklerin ve toplulukların öz görevidir. En az Kürtler kadar öz görevidir diyoruz. O yüzden Demokratik Cumhuriyet Hareketi, bizim açımızdan yeni dönemin belirleyici temel politik hedeflerinden ve politik mücadele hatlarından birisidir.”
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.