Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin yalnızca silahsızlanmaya odaklanmasının doğru olmadığını vurgulayan 1001 İmzacı’larından Amedsporlu Hukukçular Derneği Başkanı Soran Haldi Mızrak, sürecin daha hızlı ilerlemesinin herkesin beklentisi olduğunu belirtti.
İstanbul’da 12 Eylül’de ilan edilen ‘Demokratik Cumhuriyet ve Barış İçin 1001 İmza’ kampanyasının etkileri devam ediyor. Kampanyanın imzacılarından Amedsporlu Hukukçular Derneği Başkanı Soran Haldi Mızrak, kampanya ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.
Mızrak, her iki tarafın ortaya koyduğu iradenin önemine dikkat çekerken, devlet ve iktidarın süreci silahların bırakılmasına endekslemesini eleştirdi. Çatışmasızlık ortamının ve silahsızlanmanın toplum ve sağlıklı bir müzakere süreci için hayati olduğunu belirten Mızrak, “Ancak bu mesele sadece PKK veya PKK’nin silah bırakmasına indirgenecek kadar basit değil. Ortada Kürt halkının yüzyılı aşkın süredir devam eden kimlik, dil ve kendini ifade etme sorunu bulunuyor. PKK zaten bu yüzyıllık sorunun bir sonucudur. Yani PKK ortaya çıktı diye bu sorunlar oluşmadı. Sürecin yalnızca silahsızlanmaya odaklanması, sürecin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açabilir” uyarısında bulundu.
Kürt halkının statü, anadilde eğitim ve kendi topraklarında kendi kendini yönetme taleplerine dikkat çeken Mızrak, “Çerçeve yasanın onaylanması dahi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararına bağlanmış durumda. MGK onayından sonra yürürlüğe girecek bir yasadan bahsediyoruz. Bu durum, yıllardır süren çatışma sürecinde tarafların birbirine karşı duyduğu güvensizliğin bir sonucudur. Dünya genelinde benzer süreçlerde üçüncü gözün müzakerelerde yer aldığını ve tarafların çekincelerine müdahale ettiğini gördük. Ancak bizim sürecimiz, dünya örneklerinden farklı ilerliyor” ifadelerini kullandı.
Abdullah Öcalan’ın durumuna da değinen Mızrak, “Bir tarafta devlet, diğer tarafta ise bir örgüt var. Bu örgütün lideri, tutsak durumda ve müzakerelerde serbestçe bilgi kaynaklarına ulaşma konusunda kısıtlı bir konumda. Cezaevi koşullarında müzakereler belirli bir yere kadar yönetilebilir. Basından edindiğimiz bilgilere göre bir müzakere komisyonu kurulacağı ve Abdullah Öcalan’ın da bu komisyon içinde yer alacağı söyleniyor. Ancak bu koşulların nasıl oluşturulacağı kamuoyu tarafından net olarak bilinmiyor. Müzakerecilerin iradelerinin eşit bir şekilde masaya yansıması gerekiyor. Bir müzakere söz konusuysa, masanın her iki tarafındaki kişilerin bilgiye ve fikre eşit mesafede olması şarttır. Devlet için ne kadar bilgi, birikim ve donanım akışı sağlanıyorsa, Abdullah Öcalan için de aynı şekilde bu bilgi akışının sağlanması elzemdir” değerlendirmesinde bulundu.
Mızrak, toplumun asgari rızasını sağlayacak şekilde bilgilendirilmesi gerektiğini belirterek, “Kamuoyu tarafından yeterince anlaşılamayan bir süreçten bahsediyoruz. Abdullah Öcalan’ın koşulları sağlanıyor mu, doğru bilgi akışı yapılıyor mu? Bu noktalarda kamuoyunun belirli bir kesiminin tereddütleri var. Öte yandan, derneğimizin faaliyet alanı kapsamında da gözlemlediğimiz gibi, özellikle Türkiye’nin batısında şiddetli bir Kürt düşmanlığı yükseliyor. Toplumun da bu sürece dahil edilmesi gerekiyor ki, süreç bu tür olumsuz etkenlere maruz kalmasın. Bu tür ‘enfeksiyonlar’ süreci sağlıksız hale getirir, sürdürülemez kılar. Toplumsal rıza oluşturulmazsa sürecin başarısızlığı kaçınılmaz olur” dedi.
İmza kampanyasında da yer alan temel haklara ilişkin konuşan Mızrak, kendi kendini yönetme, anadilde eğitim ve kültürel hakların, uluslararası alanda kabul görmüş temel insan hakları kapsamında olduğunu vurgulayarak, bu hakların pazarlık konusu bile yapılamayacağını ifade etti. “Bunlar bu masanın konusu bile değil. Bunlar, insan hakları çerçevesinde devlet tarafından doğrudan teslim edilmesi gereken haklardır. Kimse bunları lütfetmiyor ya da bağışlamıyor. Bu meseleler, Kürt halkı var olduğu sürece gündemde olmaya devam edecek” diye ekledi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kararlarına da değinen Mızrak, Selahattin Demirtaş hakkında verilen kararı hatırlatarak, “Bu kararların temelinde, siyasal örgütlenme özgürlüğü ve ifade hürriyeti kapsamındaki eylemlerin suç sayılması ve kişilerin mahkum edilmesi yer alıyor. Bunun da temelinde, Kürtlerin kendi kimlikleri, dilleri ve benlikleriyle siyaset yapma hakkının ortadan kaldırılması yatıyor. Bu tür kararların ortaya çıkmasının nedeni, Kürtlerin siyasal ve sosyal haklarına ilişkin meselelerdir. Demokrasi bu ülkeye tam anlamıyla geldiğinde, bu tür kararlara da ihtiyaç kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte dönemsel olarak bazı kesimlerin dışlandığını hatırlatan Mızrak, “Yapılması gereken, herkesin kendini eşit ve özgür bir şekilde ifade edebileceği bir demokrasi sistemidir. Ortada meşru talepleri olan bir halk var. Bu haklar teslim edilmediği sürece, bu talepler her zaman masanın gündeminde kalacaktır” ifadelerini kullandı.
Kürt halkının ve aydınların süreçten ilk beklentisinin daha fazla can kaybı yaşanmaması olduğunun altını çizen Mızrak, iki yıllık sürecin bu açıdan değerli olduğunu belirtti. Mızrak konuşmasına şöyle devam etti: “Ancak bu tek başına yeterli değil. Çünkü herkesin beklentisi, sürecin daha hızlı ilerlemesi ve toplumun tüm kesimlerine yayılmasıdır. Müfredat başta olmak üzere, yargı nezdinde bu tür antidemokratik uygulamaların ve içeriklerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Yeni nesillere bu taleplerin doğal, meşru ve haklı talepler olduğunun anlatılması şart. Bu, müfredat değişiklikleriyle mümkün olabilir. Çünkü yüzyıllık bir eğitim sisteminin, bu ‘zehirli’ sürecin yaşanmasında etkisi var. Bununla birlikte, Kürt halkının ve demokratik sivil toplum hareketlerinin fikirlerinin de alınması gerekiyor. Sivil toplumun ve kurumlarının bu sürece ciddi şekilde dahil edilmesini bekliyorum.”
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.