Abdullah Öcalan’ın “özgürlük yasaları” olarak tanımladığı ve Kürt sorununun çözümünde kritik öneme sahip olduğu belirtilen beş başlık, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin sürekliliği açısından hayati bir değere sahip.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlangıcı olan 1 Ekim 2024 tarihinden itibaren pek çok önemli gelişme kaydedildi. 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde Abdullah Öcalan önderliğinde kurulan ve Kürtleri temel siyasi aktör haline getiren PKK, 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde gerçekleştirdiği kongreyle kendisini feshetti.
Kürt toplumunun siyasal, sosyal ve kültürel yapısında önemli dönüşümlere yol açan PKK’nin fesih süreci sonrası, 10 Ağustos’ta yeni bir aşamaya geçildi. Siyasi partilerin geniş desteğiyle bir çerçeve yasa Meclis’te kabul edildi. Bu yasa kapsamında atılacak adımların ardından sürecin silahsızlanmanın ötesine geçip geçmeyeceği kamuoyunda yakından takip ediliyor.
Kürt sorununun kalıcı çözümü için atılması gereken çok sayıda demokratikleşme adımı bulunuyor. Bu dosya haberimizin ikinci bölümünde, çözüm ve kalıcı barışın sağlanmasında temel “kırmızı çizgiler” olarak görülen başlıkları detaylandırıyoruz.
Türkiye, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden bu yana darbe döneminin izlerini taşıyan bir anayasayla yönetiliyor. 1982’de kabul edilen anayasanın maddelerinin büyük kısmı zamanla değişmiş olsa da metnin ruhu ve başlangıç felsefesi halen darbe döneminin izlerini taşıyor. Yürürlükteki 154 maddeden 103’ünün 58’inde hiç değişiklik olmazken, 45’inde tali değişiklikler yapıldı.
1982 Anayasası, Kürt sorunu bağlamında etnik vatandaşlık tanımı, kültürel haklara yönelik engeller ve merkeziyetçi idari yapısı nedeniyle eleştiriliyor. Anayasanın 66. maddesinde yer alan “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ifadesiyle, Kürtler başta olmak üzere farklı kimliklerin yurttaşlık tanımında dışlandığı eleştirileri dile getiriliyor.
Bu nedenle tekçilikten tamamen arındırılmış, herhangi bir etnik kökene vurgu yapmayan, tüm halklar ve inançların hak ve özgürlüklerini güvence altına alan yeni bir “toplumsal sözleşme” (anayasa) öneriliyor. Kürt sorununun nihai çözümünün ve kalıcı bir barışın demokratik ve çoğulcu bir anayasayla mümkün olabileceğinin altı çiziliyor.
Türkiye’deki birçok kesim uzun yıllardır yeni anayasa ihtiyacını dile getiriyor. Özellikle AKP döneminde bu durum sıkça gündeme gelse de ilerleme sağlanamadı. Türkiye’nin içerisinden geçtiği süreç ve mevcut siyasi ortam, yeni anayasanın kısa bir sürede hazırlanması ve kabul edilmesi noktasında umut vermiyor.
Ancak Kürt sorunu ve demokratikleşme bağlamında yeni anayasa sürecine geçilmeden önce atılabilecek birçok adım mümkün olduğu ifade ediliyor.
Kürtçenin statüsü, Kürt sorununun çözümünde kilit bir noktada duruyor. Bu alanda birçok yasal engel bulunuyor. UNESCO Dünya Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre Türkiye’de 15 dil/lehçe tehlike altında. Kürtçenin Kirmançkî (Zazaca) lehçesi de “kırılgan” diller kategorisinde yer alıyor.
Türkiye’de tek bir resmi dil var, o da Türkçe. Anayasa ve iç hukuk metinleri, anadilde eğitim hakkını engelliyor. Anayasanın 42. Maddesi’nin girişinde “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” deniliyor. Ancak hemen devamında “…Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında okutulamaz ve öğretilemez…” ifadeleri yer alıyor.
Türkiye, Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne taraf olmuş, ancak sözleşmenin eğitim hakkını düzenleyen maddesine çekince koymuştur. Yine İnsan Hakları ve Çocuk Hakları Evrensel Bildirgesi de bu metinlerden biri. Türkiye, 1989’da kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni, 1990 yılında bazı maddelerine çekince koyarak imzaladı. Etnik çeşitlilik barındıran çoğu ülke bu sözleşmeleri onaylarken, Türkiye bu ülkelerin dışında kalmıştır.
Türkiye’nin imzalamadığı bir başka sözleşme de, devletlerin eğitimde ayrımcılık içeren her türlü yasa hükmünü ve yönetsel yönergeyi kaldırmayı ve her türlü yönetsel uygulamaya son vermeyi taahhüt eden Eğitimde Ayrımcılığa Karşı Sözleşme’dir.
Eylül 2012’de yeni bir düzenlemeyle Kürtçe, “Yaşayan Diller ve Lehçeler” adı altında seçmeli ders olarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına girdi. Kurmancî ve Kirmançkî lehçelerinin 5, 6, 7 ve 8. sınıflarda seçmeli olarak verilmesinin önü açıldı. Ancak bu kez “öğretmen yok, materyal yok, fiziki imkanlar yetersiz” gibi engeller çıkmaya başladı. Yine Kürtçe için ayrılan öğretmen kontenjanı her geçen yıl düşürüldü.
Kürtçe üzerine çalışma yürüten dernekler ile DEM Parti, anadilde eğitim ve Kürtçenin statüsüne dair birçok öneri sıralıyor. Bu öneriler sadece Kürtçeyi değil, diğer dilleri de kapsıyor:
Kürtçenin statüsünün yanı sıra kültürel haklar noktasında da kısıtlamaların kaldırılması gerekiyor. Bu noktadaki öneriler ise şöyle:
Türkiye, aşırı merkeziyetçi bir anlayışla yönetiliyor. Siyasi kaygılarla yerel yönetimler merkezi idarenin denetimi altında. Bu durum da çözümün önündeki en büyük engellerden biri olarak görülüyor.
Demokratik entegrasyon yasalarının etkili olabilmesi için siyaset hakkının önündeki tüm engellerin kaldırılması gerektiği vurgulanıyor. Bu noktada siyasi partiler hukuku, seçim mevzuatı ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen yasaların demokratik standartlara göre düzenlenmesi gerektiği belirtiliyor.
Bu noktada öne çıkan başlıklar ve öneriler şöyle:
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na konulan çekinceler yerel demokrasi önündeki en büyük engellerden. Söz konusu sözleşme, yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliğini güvence altına alan önemli uluslararası bir belge. Ancak Türkiye’nin Şart’a koyduğu bazı çekinceleri bulunuyor. Kürt sorununun çözümü için bu şartların kaldırılarak, şu adımların atılması talep ediliyor:
Türkiye’de geçmişten günümüze demokrasinin ölçütü sandıktan çıkan oylarla ölçülür. İfade ve örgütlenme özgürlüğünün demokrasinin varoluşsal temel taşı olduğu gerçeği ise birçok kez göz ardı edilir. Bu nedenle Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin sürekliliğinin sağlanması ifade ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınmasıyla mümkün.
Mevcut mevzuatlar ifade özgürlüğünü bir hayli sınırlıyor. Anayasa, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Basın Kanunu, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, İl İdaresi Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Askeri Ceza Kanunu, Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ve OHAL mevzuatı bu sınırlayıcı düzenlemeler arasında yer alıyor.
Yürürlükteki mevzuat aynı zamanda örgütlenme özgürlüğünü de engelliyor. Çeşitli örgütlenme biçimlerinin yasal düzenlemelerle kısıtlandığı ve toplumsal katılımın engellendiği belirtiliyor. Bu durum, toplumun kamusal hayata kolektif katılımının önünü kapatıyor. Bu nedenle örgütlenme özgürlüğü alanlarını genişletmek sürecin önünde duran en önemli sınavlardan biri. DEM Parti, bu noktada “Sivil Toplum Yasası” hazırlığı önerisi yapıyor. Yapılacak yasa ile örgütlenme özgürlüğünün güvenceye alınması, örgütlenme biçimlerinin türlerinin genişletilmesi ve örgütlenmeyi kolaylaştıran ve teşvik eden yeni bir anlayışın ortaya konulması öngörülüyor.
Çatışma çözüm süreçlerinde, ayrımcılığa veya dışlanmaya maruz kalan bölgedeki halkın ekonomik ve sosyal kalkınması da kalıcı barışın en temel güvencelerinden biri olarak sıralanır. Silahların devreden çıkarılması ve hakların tanınmasının yanı sıra ekonomik ve sosyal alanda yapılacak düzenlemelerle ancak barış sürdürülebilir kılınabilir. Bu nedenle adaletsizlikler ve mahrumiyetlerin ortadan kaldırılması gerekir.
Türkiye’de özellikle son 40 yılda en az 2 trilyon dolar düzeyinde bir kaynak çatışma ve güvenlik politikalarına ayrıldı. “Çatışma ekonomisi” olarak nitelendirilen bu kaynak, toplumsal ihtiyaçlar noktasında pekala kullanılabilir. Bu kapsamda yıllardır çatışmaya ayrılan kamu kaynakları; boşaltılan köylere dönüşün kolektif ve güvenli biçimde sağlanması; mayınlı arazilerin temizlenerek üretime açılması; ekolojiye duyarlı tarımsal üretim ve kırsal kalkınma projelerinin yapılması; işsizlerin, kadınların ve gençlerin ihtiyaçlarına dönük sosyal politikalar için seferber edilebilir.
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.