enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
49,5202
EURO
55,7063
ALTIN
6.633,21
BIST
11.721,72
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
14°C
İstanbul
14°C
Hafif Yağmurlu
Pazar Parçalı Bulutlu
17°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
17°C
Salı Parçalı Bulutlu
20°C
Çarşamba Az Bulutlu
20°C

Günay Kubilay’dan Kritik Değerlendirme: Kalıcı Barış İçin Demokratik Anayasa ve Çözüm Vurgusu

Günay Kubilay’dan Kritik Değerlendirme: Kalıcı Barış İçin Demokratik Anayasa ve Çözüm Vurgusu
17 Ekim 2026 08:05
A+
A-

Kobanê Davası tutsaklarından Günay Kubilay, gelinen siyasal sürece ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Kubilay, sosyalistlere düşen öncelikli görevin demokratik toplumun ve demokratik cumhuriyetin inşasına yönelmek olduğunu vurguladı.

DAİŞ’in Rojava’nın Kobanê kentine yönelik saldırılarına karşı 6-8 Ekim tarihlerinde gerçekleşen protestolar gerekçesiyle, Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) eş genel başkanları ve Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyelerinin de aralarında bulunduğu birçok kişi yargılandı ve ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Bu süreçte partinin sözcüsü olan Günay Kubilay, halen Sincan 2 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde haksız yere tutulmaya devam ediyor.

Cezaevinden avukatı aracılığıyla sorularımızı yanıtlayan Kubilay, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni değerlendirdi. Sürecin mevcut aşamasını analiz etmek için, tarafların bu süreci hangi amaçlarla başlattıklarını ve hangi siyasi stratejilerle sonuç almayı hedeflediklerini incelemenin kritik olduğunu belirtti.

Kubilay, devletin süreci bir çözüm perspektifiyle değil, ‘dış ve iç güvenlik mimarisi’nin bir parçası olarak gördüğünü, ‘terörsüz Türkiye’ söyleminin de bunun bir göstergesi olduğunu ifade etti.

Abdullah Öcalan açısından ise sürecin, sadece savaşın bitirilmesi olarak değil, eş zamanlı olarak demokratik bir toplum inşasının önünü açacak kalıcı bir barış sürecinin inşası olarak değerlendirildiğini belirten Kubilay, şöyle devam etti: ‘Böylesine birbiriyle bağdaşmaz iki farklı amaç ve stratejiye bağlı yürütülen müzakere sürecinin ilk aşamasında, bir ‘çerçeve yasa’ya ulaşılmış olması bir müzakere başarısıdır. Her ne kadar yasanın çerçevesi dar, içeriği anti-demokratik özellikler taşısa da; hem sürecin hukuki bir zemine taşınması hem de bundan böyle sürecin ilerletilmesi bakımından son derece önemli bir eşiğin aşılması anlamına gelmektedir.’

Demokratik siyaset alanındaki tüm güçlerin, kendilerini sürecin kısıtlarından arındırarak, müzakere ve mücadele süreçlerini eş zamanlı olarak sürdürecek bir yönelime girmesi gerektiğini ifade etti.

GENİŞ TOPLUMSAL MEŞRUİYET ZEMİNİ OLUŞMUŞTUR

Daha önceki süreçten farklı olarak, bu dönemde siyasi partilerin yaklaşımının değiştiğine dikkat çeken Kubilay, şunları kaydetti: ‘2013-2015 sürecinde, düzen partilerinin neredeyse tamamı, iktidar partisi hariç, çözüm sürecine karşı konumlanmışlardı. Bu karşıtlığın en keskin temsilcisi Bahçeli’ydi. Oysa bugün Bahçeli, belli bir ‘iş bölümü’nün sonucu olarak sürecin ‘taşıyıcı kolonu’ işlevi görüyor ve sürecin omurgasını oluşturuyor. Bahçeli’nin stratejik rolü, onların amaçları itibarıyla ‘örgütün tasfiyesi’ ile sınırlıdır. Söz konusu Kürtlerin kolektif siyasi haklarının tanınması olduğunda, klasik siyasi sınırlarına çekilecek, deyim yerindeyse ‘fabrika ayarlarına’ geri dönecektir. Diğer taraftan, Özgür Özel liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) geçen dönemden farklı olarak bu sürece yönelik yapıcı tavrı ve Meclis Komisyonu’nda yer alması gibi adımlar, sürecin bu noktaya taşınmasında büyük kolaylıklar sağlamıştır. Dolayısıyla birkaç küçük parti ve grubun dışında geniş bir siyasal destek ve toplumsal meşruiyet zemini oluşmuştur.’

KALICI BARIŞI İNŞA ETMEK İSTEYEN İKTİDAR DEĞİL ABDULLAH ÖCALAN’DIR

Sürece siyasi ve toplumsal desteğin, 10 Ağustos’ta 467 oyla Meclis’te kabul edilen çerçeve yasa ile somutlaştığının altını çizen Kubilay, şunları ifade etti: ‘Ancak sürecin ilk etabına yönelik bu çoğunluğun Kürtlerin kolektif demokratik haklarının iade edilmesine yönelik bir destekmiş gibi algılanması büyük bir yanılgı olur. ‘Silahsızlanma’ sürecinin dinamikleriyle ‘demokratik çözüm’ün dinamikleri aynı olmayacaktır. Kaldı ki, zaten siyasi ufkunda Kürtlerin kolektif haklarının iadesi olmayan bir iktidarın kılını kıpırdatmayacağını da hatırlatmak bile gerekmez. Kabul etmek gerekir ki, savaşı bütünlüklü bir demokrasi perspektifine bağlı olarak neden-sonuç ilişkisi itibarıyla bitirmek ve kalıcı bir barışı inşa etmek isteyen iktidar değil, Abdullah Öcalan’dır.’

ABDULLAH ÖCALAN’IN STATÜSÜ

Süreç kapsamında kabul edilen çerçeve yasanın hukuki bir zemin oluşturması açısından önemli olduğunu ancak kapsamının yetersiz kaldığını belirten Kubilay, çok sayıda tutsağın düzenlemenin dışında bırakıldığına dikkat çekti. Yasanın güvenlikçi bir anlayışla hazırlandığını ve uygulama yetkisinin büyük ölçüde yürütmenin elinde toplandığını ifade eden Kubilay, şunları dile getirdi: ‘Bundan sonraki ilk aşamada, umut hakkı dâhil, kapsam dışı tutsaklara hapishane kapılarını açacak bir yasal düzenlemeye öncelik verilmelidir. Devlet iktidar güçlerinin güvenlikçi zihniyetleri yasanın her tarafına derinlemesine nüfuz etmiştir. Özellikle yasanın yürütülmesine dair bütün uygulamalar Saray’ın tekeline verilmiştir. Stratejik karar gerektiren bütün kararlar Saray tarafından verildikten sonra mahkemelerin işlevi yasal bir formaliteyi yerine getirmekten ibaret olacaktır. Diğer yandan Abdullah Öcalan’a belli bir statü tanınması, süreci bir ekip çalışmasıyla yönlendirme olanağına sahip olması stratejik değerdedir, çünkü Abdullah Öcalan sürecin siyasi sigortasıdır. Başlangıç amaçları ve beklentileri bütünüyle farklı olan bir sürecin ilk aşamasında bu yasayla bir hukuki zemine ulaşılmış olması çok önemlidir.’

DEMOKRATİK ENTEGRASYON

Abdullah Öcalan’ın dile getirdiği ‘Demokratik Entegrasyon’ kavramının etimolojik kökenine değinen Kubilay, şunları söyledi: ‘Entegrasyon kavramı Latince ‘integrare’ sözcüğünden türemiş, tamamlanmak, bütünlenmek anlamına gelmektedir. Ancak bu steril değil, farklılıkların bütünleşmesi, farklılıklarla birlikte bütünleşmek demektir. Bu anlamda entegrasyon homojen değil heterojen, monolitik değil çoğul, durgun değil akışkan, statik değil dinamik ve sürekli kendini yeniden üreten ve zenginleştiren bir bütünleşme sürecini ifade eder. Bu bağlamda ‘Demokratik Entegrasyon’, gerek savaşın sona ermesi ve etnik iç barışın sağlanması, gerekse Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratik siyaset sürecine geçişinin önünü açan ve Kürtlerin kolektif demokratik haklarını içeren çerçevenin kavramsal ifadesidir. Demokratik Entegrasyon, yeni mücadele sürecinde örgütsel yönelim, mücadele yöntemleri ve araçları gibi temel öncülleri belirleyecek stratejik bir kavramdır.’

SAVAŞ STRATEJİSİNDEN KALICI BARIŞ STRATEJİSİNE

Kürt Özgürlük Hareketi’nin taleplerine yıllarca yanıt verilmemesi sonucu devam eden çatışmaların Türkiye’nin yarım yüzyılına damgasını vurduğunu dile getiren Kubilay, savaş stratejisinden kalıcı barış stratejisine geçişin ancak savaşa gerekçe oluşturan taleplerin revize edilmesiyle mümkün olabileceğini ifade etti.

STRATEJİ FARKLILIKLARI

2013-2015 yılları arasında yaşanan diyalog sürecinin bozulma nedenlerine dikkat çeken Kubilay, şunları kaydetti: ‘Yalnızca sonuçtan bakıldığında, istenilen sonucun elde edilmediği, hatta arkasında büyük bir enkaz bıraktığı gerçeğinden hareketle sürecin başarısız olduğu söylenebilir. Kanaatimce sonuç böyle olsa da gerçek neden, devlet iktidar güçleriyle Kürt Özgürlük Hareketi’nin sürece dair amaçları ve siyasal stratejileri arasındaki köklü farklılığın, sürecin bir aşamasından sonra antagonistik bir boyut kazanmış olmasıdır. Bu süreçte Kürt Özgürlük Hareketi’ne ‘Demokratik Türkiye-Demokratik Cumhuriyet’ mottosu altında Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bunun bir tamamlayıcısı olarak Kürt sorununun demokratik çözümü yön veriyordu. Nitekim müzakere sürecinin ilk aşamasının bir sonucu olarak kamuoyuna yansıyan 28 Şubat 2015 tarihli Dolmabahçe Mutabakatı’ndaki 10 madde, bütünüyle Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki anakronik sorunları formüle ediyordu. Nitekim Abdullah Öcalan, bu formülasyonu ‘müzakerenin müzakeresi’ olarak nitelemişti. Dolayısıyla süreç akamete uğramamış olsaydı, ikinci aşamada bu mutabakat müzakere masasının temel konusu olacaktı. Bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi açısından ilk aşamada elde edilen ’28 Şubat Mutabakatı’, kanaatimce bir müzakere başarısı olarak nitelenmeyi fazlasıyla hak ediyor.’

İki taraf arasındaki strateji farklılığının 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından derinleştiğini belirten Kubilay, Dolmabahçe Mutabakatı’nın Erdoğan tarafından reddedilmesinin ardından müzakere masasının devrildiğini vurgulayarak, şunları söyledi: ‘Erdoğan tarafından önce 28 Şubat Mutabakatı reddedildi, ardından müzakere masasının devrilmesi ve sürecin ‘buzdolabına kaldırılması’ geldi. Hızla yeniden militarist politikalara dönülerek topyekûn çatışma başlatıldı. Ülke, bütün siyasi öngörüleri altüst eden bir şiddet sarmalına sürüklendi. Özellikle Temmuz ile Kasım 2015 arasında, DAİŞ’in Suruç Katliamı ve 10 Ekim Ankara Gar Katliamı gibi kitlesel katliamların yaşanmasına yol açılan bir ortamda Türkiye’de seçimlere gidildi. Bu zaman aralığı, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara tutunmak için neler yapabileceğinin ölçüsüzlüğünü bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.’

KOBANÊ DAVASI SİYASİ RÖVANŞ DAVASIDIR

7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik tutumun değiştiğini belirten Kubilay, Kobanê Davası’nın da bu dönemin siyasi hesaplarından bağımsız değerlendirilemeyeceğini ifade etti. Erdoğan’ın seçim sonuçlarının sorumluluğunu kendi politikalarında değil, HDP’nin barajı aşmasında gördüğünü belirten Kubilay, şunları kaydetti: ‘Nitekim 15 Temmuz darbe girişimini ‘Allah’ın lütfu’ olarak değerlendiren Erdoğan, 4 Kasım 2016’da ilk hamlesini yaparak Kılıçdaroğlu’nun desteğiyle HDP eş genel başkanları ile on milletvekilinin önce dokunulmazlıklarını kaldırttı, ardından tutuklamalar geldi. Dolayısıyla Kobanê davasını diğer siyasi saiklerin yanı sıra 7 Haziran 2015’in diyetinin ödetilmek istendiği bir ‘siyasi rövanş ve intikam‘ davası olarak nitelemek yanlış olmaz.’

Kobanê ve Gezi davalarının yanı sıra Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’ya yönelik tutumun da iktidarın siyasi yaklaşımıyla bağlantılı olduğunu ifade eden Kubilay, ‘Nitekim Saray rejiminin stratejik tutumuna bu katı gerçeklik yön verdiği için iktidarın vazgeçilmez ortağı Bahçeli defalarca ‘Demirtaş yuvasına’ çağrısı yaptığı halde hiçbir olumlu adım atılmadı. Kanaatimce bu katı nesnel gerçekliklere bağlı süreçleri, ‘samimiyet testi’ gibi daha hümanist tutumlarla açıklamak yeterli olmuyor’ değerlendirmesinde bulundu.

KÖKLÜ DEĞİŞİM

Kürt meselesinin demokratik çözümünün anayasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini vurgulayan Kubilay, Türkiye’nin özgürlükçü, çoğulcu, ekolojik ve cinsiyet eşitlikçi bir demokratik anayasaya ihtiyaç duyduğunu söyledi. Kubilay, şöyle devam etti: ‘Özellikle ‘silahsızlanma’ aşaması tamamlandıktan sonra müzakere sürecinin Kürt sorununun demokratik bir çözümü ve anayasal güvenceye kavuşturulması için de böyle bir nitelikte anayasa zorunludur. Örneğin eşit yurttaşlık için (mad. 66), anadilinde eğitim-öğretim için (mad. 42), demokratik özerk yerel yönetimler ve yerel demokrasi için (mad. 217) değiştirilmeksizin Kürt halkının kolektif demokratik haklarını iade etmek ve güvenceye almak mümkün olamaz. Çatışmaların bitecek, etnik iç barışın sağlanacak olması, taleplerin kabul edilebilir düzeye çekilmesi, müzakere sürecindeki çelişkileri yumuşatacak olsa da, Kürt halkının beklentilerine yanıt verecek bir ‘optimum noktayı’ yakalamak ve anayasal güvenceye almak o kadar kolay olmayacak, yeniden çetin mücadeleler gerektirecektir. Demokratik bir anayasa ancak ‘Demokratik Türkiye’ vizyonuyla birlikte ‘Demokratik Cumhuriyet’ hedefinin mantıki sonucu olabilir.’

Demokratik bir anayasanın önündeki temel engellerden birinin mevcut iktidarın siyasal yönelimi olduğunu ifade eden Kubilay, iktidarın demokratik dönüşüm yerine mevcut rejimi kalıcılaştırmayı hedeflediğini belirtti. Kubilay, şöyle devam etti: ‘Oysa bu vizyon, verilmiş despotik rejimin köklü bir demokratik değişime uğratılması anlamına geliyor. Ne var ki, Saray rejiminin siyasal stratejisi, bütünüyle mevcut bu despotik rejimi sürekli kılmak ve kendi uymadığı mevcut anayasayı kendine uydurmaktır. Eğer içinde bulunduğumuz verilmiş ‘olağanüstü hal rejimi’ temel bir gösterge olarak alınırsa, Erdoğan’ın istediği anayasa kaçınılmaz olarak ‘darbe anayasası’ndan bile fersah fersah geri bir anayasa olacaktır.’

BASKI POLİTİKALARI SONA ERMELİ

Toplumsal barışın sağlanabilmesi için iktidarın baskı politikalarının sona ermesi gerektiğini vurgulayan Kubilay, şunları sordu: ‘Müzakere süreci kesintisiz biçimde ‘etnik iç barış’tan ‘toplumsal barış’ sürecine evrilmek isteniyorsa, kalıcı barış toplumun büyük çoğunluğuna savaş açılmışken, kendinden olmayan herkese şafak operasyonlarıyla, gözaltılarla, tutuklamalarla, tehdit ve şantajla saldırılırken nasıl gerçekleşecek? Muhalif yazar, sanatçı, akademisyen, komedyen ve gazetecilere yönelik çok yönlü bir kuşatma, susturma, sindirme ve yıldırma politikaları aralıksız sürerken, insanların cinsel yönelimlerinden yaşam tarzlarına kadar hayatın her alanını kriminalize ederken hangi demokrasi perspektifinin yön verdiği bir anayasa yapılacak?’

ANAYASA MÜZAKERESİ

Demokratik anayasa tartışmalarının yalnızca hukuki düzenlemelerle sınırlı olarak ele alınamayacağını belirten Kubilay, şunları kaydetti: ‘Her şeyden önce 2010 referandum koşullarından farklı olarak bu iktidar, bütün politik referans kaynaklarını yitirmiş, toplumsal meşruiyetini kaybetmiş, toplumsal rıza üretme kapasitesi kalmamış, kendisiyle birlikte toplumu da yozlaştıran ve çürüten, hiçbir ‘siyasi ilke’ ve ‘etik değer’le kendini bağlı saymayan böyle bir siyasi zihniyetle demokratik bir anayasanın nasıl yapılacağı üzerine çok düşünülmesi gerekiyor. Bu çelişki ve ikilemden çıkarılacak rasyonel sonuç, kurulacak bir ‘anayasa masası’na sırtını dönmek olamaz. Tam tersine o masaya gitmek, yeni bir anayasa yapımının önündeki anakronik sorunları masaya yatırmak, böylesine despotik bir tarzı bütün çıplaklığıyla dile getirmek, böylesine elverişsiz koşullarla toplumun nitelikli çoğunluğunca kabul edilebilecek bir anayasanın nasıl yapılabileceğini müzakere etmek, yeni bir anayasa yapım sürecinin önündeki olanakları ve engelleri toplumla paylaşmak gerekir.’

CEZAEVLERİNDEKİ SORUNLAR

Sürecin bir boyutunun cezaevleri olduğunu vurgulayan Kubilay, cezaevlerindeki sorunların bütünlüklü olarak ele alınması gerektiğini belirtti. Cezaevlerindeki tecrit uygulamalarının, hak ve özgürlükler alanındaki temel sorunlardan biri olduğunun altını çizen Kubilay, şunları ifade etti: ‘Devlet iktidar güçleri F Tipi tecrit sistemini de yetersiz buldular ve deyim yerindeyse adeta bir ‘hapishaneler alfabesi’ oluşturacak kadar çeşitli biçimde hapishaneler inşa ederek tecridi ve izolasyonu mutlak kılmaya çalıştılar. Bunların başında kamuoyunda ‘kuyu tipi hapishaneler’ olarak bilinen S Tipi, Y Tipi ile YGC denilen Yüksek Güvenlikli Cezaevleri gelmektedir. Öncelikle bu hapishaneler kapatılmalı, yıllarını hapishanede geçiren pek çok devrimci infazı dolduğu halde tahliye edilmemektedir. Tahliyeler yine AKP iktidarı döneminde kurulan hapishane İdare ve Gözlem Kurulları’nın keyfi tutumuna bağlı kılınmıştır. Aynı bağlam içinde ağır hasta tutsaklar da yine Adli Tıp raporu olmasına karşın yine aynı kurul tarafından çeşitli bahaneler ileri sürülerek tahliye edilmemektedir.’

SOSYALİSTLERİN SÜRECE DAHİLİ

Sosyalist hareketin sürece yaklaşımına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Kubilay, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) deneyimiyle birlikte Kürt siyasi hareketiyle ortak demokratik zeminde siyaset yürüttüğünü belirtti. Kürt halkının kendi geleceğini özgür iradesiyle belirleyebilmesinin önemine işaret eden Kubilay, şunları kaydetti: ‘Yaklaşık yarım asır boyunca kesintisiz süregelen sıcak çatışmanın sonucunda verilmiş koşullarda Kürtlerin kendi geleceğini belirleme hakkının kendi özgür iradeleri doğrultusunda belirlenmiş olması beni daha fazla mutlu eder, aynı zamanda ezen ulus sosyalisti olarak özgür kılabilirdi. Bugün atılacak öncelikli adım şu ya da bu nedenle süreci ‘sert eleştiri yağmuru’na tutmak değil, sürecin Kürtlerin beklentilerine yanıt verecek düzeyde sonuçlanabilmesi için gerekli toplumsal-siyasal desteği sağlamaya çalışmak olmalıdır. Hiçbir mücadele uluslararası koşullardan, bölgesel gelişmelerden, mücadele sürecindeki güç dengelerinden bağımsız değildir. Bu durum sosyalist hareket için, işçi sınıfı hareketi için ne kadar geçerliyse Kürt hareketi için de o kadar geçerlidir.’

SOSYALİSTLER DEMOKRATİK TOPLUMUN İNŞASINA YÖNELMELİ

Abdullah Öcalan’ın ‘Demokratik toplum’ ve ‘Demokratik Cumhuriyet’ perspektifinin sosyalist hareket ile Kürt demokratik hareketi arasında ortak bir mücadele zemini oluşturabileceğini belirten Kubilay, şunları ifade etti: ‘Bütün toplumsal eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasını ve egemenlik ilişkilerinin sona erdirilmesini öngören bütünlüklü bir demokrasi perspektifiyle biçimlenecek bir Demokratik Cumhuriyet programı yalnızca Kürt sorununun demokratik çözümünü kapsamakla kalmayacak, bir demokratik devrimin çözmesi gereken sorunların çözümünü de kapsayacak ve birleşik mücadelenin kesintisiz biçimde geleceğe taşınmasının yolunu açacaktır. Dolayısıyla bu süreçle birlikte Kürtler ezilen bir ulus olarak Türkiye’nin diğer halklarıyla birlikte yaşama iradesini ortaya koyuyorsa, o zaman sosyalistlere düşen öncelikli görev, Kürt halkıyla eşit ve demokratik koşullarda birlikte yaşamayı olanaklı kılacak engelleri aşmak, buna uygun demokratik toplumun ve Demokratik Cumhuriyet’in inşasına yönelmek olmalıdır.’

Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.