Çocuklara yönelik uygulanan politikaların ve ceza yasalarının sorunun temeline çözüm olmaktan uzak olduğunu belirten Psikolog Hatice Göz, “Çocukları doğrudan tutuklamak, ağır cezalar ile cezalandırmak çocuklardan vazgeçmek anlamına geliyor” sözleriyle endişelerini dile getirdi.
Türkiye’de çocuk tutukluluğu, sistemik bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü (CTE) ile Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) tarafından paylaşılan 1 Ekim 2026 tarihli güncel resmi verilere göre, ülkedeki cezaevlerinde 12-18 yaş arası toplam 4 bin 949 çocuk tutuklu ya da hükümlü bulunuyor.
1989’da Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme tarafından kabul edilen ve Türkiye’de 1990’da yürürlüğe giren “Suça Sürüklenen Çocuk” kavramı, uzun yıllar boyunca etkin bir şekilde uygulanmadı. Ancak 3 Temmuz 2005’te 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 3’üncü maddesi olarak Türk mevzuatına girdi. Bu kavram, “Kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk” olarak hukuki literatüre işlendi. Bu düzenlemeyle, Ceza Muhakemesi Hukukundaki “sanık/şüpheli” veya “suçlu çocuk” ibarelerinin yerini “Suça sürüklenen çocuk” ifadesi aldı.
Temmuz 2026’da çocuk suçluluğunun önlenmesi, ceza sorumluluklarındaki indirim oranlarının yeniden düzenlenmesi ve terimsel iyileştirmeler amacıyla “Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” meclise sunuldu. 8-18 Ağustos tarihleri arasında Meclis Genel Kurulu’nda görüşülüp kabul edilen 7593 Sayılı Kanun, 18 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Ancak bu yasa, beraberinde birçok tartışmayı da getirdi. Yürürlükte olduğu 2 aylık süreçte, sorunları çözmekten ziyade çocukların suçlu olarak damgalanmasına yol açtığı yönünde eleştiriler yükseldi.
Her Yer Çocuk Derneği Üyesi Psikolog Hatice Göz, yasanın yürürlüğe girmesinden sonraki 2 ayı, çocukların neden suçla ilişkilendirildiğini, “Adli süreçteki çocuk” kavramını ve “çocuk” kavramının esnetilmesi açısından yaratacağı etkileri detaylıca değerlendirdi.
Çocukların çocuk olduğunun asla unutulmaması gerektiğinin altını çizen Hatice Göz, çocukların suçla ilişkilendirilmesinin önüne geçebilmek için nitelikli, bilimsel, parasız bir eğitimin sağlanması ve yoksullukla etkin bir şekilde mücadele edilmesi gerektiğini vurguladı. “Suça sürüklenen çocuk” kavramının “adli süreçteki çocuk” kavramı ile değiştirilmesi tartışmalarına değinen Göz, “Dönem dönem ‘suça sürüklenen çocuk’ kavramına ilişkin çeşitli tartışmalar yürütülüyor. Ancak sadece kavramı temelde oraya da sıkıştırmamak gerekiyor. Çocuk hakları savunucuları olarak meseleyi hep arka plandaki sorumluluk zincirine çekmeye çalışıyoruz, bu anlamda ‘adli süreçteki çocuk’ kavramı da ‘suça sürüklenen çocuk kavramı’ da başka başka tartışmalar üretiyor” ifadelerini kullandı.
Hatice Göz, “Adli boşluktaki çocuk” kavramının da başka belirsizlikler ifade ettiğini dile getirerek, “’Suça sürüklenen çocuk’ kavramını kullanırken aslında çocuğun suçu işlediğini de kabul etmiş oluyoruz. Yani ‘çocuk suçu işledi ama sürüklendiği için işledi’ demiş oluyoruz. ‘Adli süreçteki çocuk’ ifadesi ise ‘çocuk suçu bir şekilde işledi’ anlamına geliyor ve çok fazla boşluk da bırakıyor. Adli süreçteki çocuk bir suçu işaret etmeme noktasından daha olumlu bir kavram gibi görünürken aynı zamanda kavramları da açmak gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu. Bu nedenlerle kavramların içine sıkışmadan çocuğu suçla ilişkilendiren temel sebeplerin ortadan kalkması gerektiğini yineledi.
“Suça sürüklenen çocuk” kavramındaki değişimlerin, dolaylı ya da doğrudan, “çocuk” tanımında da değişikliklere yol açabileceğini ifade eden Hatice Göz, “Son kanun değişikliği ile beraber ‘çocukluk’ tartışmaya açılmış oldu. Buradaki temel değişiklik aslında cezai ehliyet ile ilgili bir durum. 0-18 yaş Türkiye’nin de imzacısı olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere çocuk olarak kabul edilen bireylerin yaşı olduğu için biz pek çok düzenlemeyi de buna göre yapıyoruz. Mesela çocuk yaşta evliliklerle ilgili Medeni Kanunda bir muallak var net bir şekilde 18 yaşına girmeden evlenilemez diye bir şey yok. Dolayısıyla buralar çocuklarla ilgili bir tartışma açıldığında esnetilebiliyor. 16 yaşında bir çocuk ‘rızası var’ adı altında evlendirilebiliyor. Cezai anlamda indirim olabilecek yaştaki çocuklar (15-18 yaş grubundaki çocuklar) ile ilgili müebbet cezalar tartışmaya açıldı. Çocuk özgün yaşından ve gelişim sürecinden dolayı çocuk olarak tanımlanır. Henüz davranışsal ve düşünsel olarak gelişimini tamamlamamış, ‘şimdiki aklım olsa yapmazdım’ dediğimiz yaşlar aslında. Çocukluğun bu anlamda tartışmaya açılması, çocukların evlendirilmesi ve işçileştirilmesi gibi tartışmalarında önünü açıyor. 15 yaşında bir çocuğun bir yetişkin gibi yargılamasına izin veren bir kanunu konuşuyoruz. Ama 18 yaşını doldurmadığı için doğrudan etkilendikleri bir kanun noktasında herhangi bir oy kullanma yetkileri yok” sözleriyle duruma dikkat çekti.
Suçla ilişkilendirilen çocukların doğrudan en ağır cezai yaptırımlarla özgürlüğünden mahrum bırakılmasının, onların topluma yeniden kazandırılmasının önündeki en büyük engel olduğunu belirten Hatice Göz, “Türkiye’de hukuki, adli süreçler neredeyse hiçbir zaman çocuk odaklı ilerlemiyor. Kendisini istismar eden kişiyle aynı mahkemeye çıkarılmaya zorlandığı için kalp krizi geçiren bir çocuk var. Türkiye’deki hukuki sürece baktığımızda çocuklar için durum çok da farklı değil, bir yetişkin yargı sürecinde ne yaşıyorsa çocuklar kat kat fazlasını yaşıyor. Normal şartlarda ilgili yasa ve kanunlarda, özgürlükten yoksun bırakmak bir çocuk için atılacak son adım, çocuk hakları sözleşmesi başta olmak üzere ilgili bütün sözleşmelerde, tutuklama ve hapis cezası yapılabilecek son şey olarak düşünülmesi gerekiyor. Bu bir cezalandırılma yöntemine dönüşmüş durumda ve çocuklar için de bunu uygulamaya başladılar. Çocukları doğrudan tutuklamak, ağır cezalar ile cezalandırmak çocuklardan vazgeçmek anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.
Göz, çocukların herhangi bir suç ile ilişkilendirilme durumunda toplumla yeniden kaynaşabilmeleri için destekleyici bir tutuma ihtiyaç olduğunu dile getirdi. “Bu, bir çocuk başka bir çocuğu öldürdüğünde ceza almamalı anlamına gelmiyor. Elbette ceza alabilir ama suçun bütün çocuklar için, çocukların çocuklukları yaşayabilecekleri ve yeniden toplumla kaynaşabilecekleri bir şekilde, psikolog, sosyal hizmetler desteği gerekli durumlarda çocuğun ekonomik durumunun desteklenmesi ile olabilir. Son kanun, ‘Biz çocuklar için koruyucu, önleyici adımlar atmayacağız, çocukların herhangi bir suça sürüklenmesini engellemeyeceğiz. Çocuklar suçla ilişkilendikleri anda onlara en yüksek cezayı vereceğiz’ anlamına geldi. Bu yapılabilecek en son şey olmalı. Çocukların desteklenmeye ihtiyacı var” sözleriyle, mevcut yasanın çocuklara yönelik koruyucu değil, cezalandırıcı bir yaklaşım benimsediğini eleştirdi.
Suçla ilişkilenmiş çocuklara dair devlet politikalarının acilen değişmesi gerektiğini, ailelerin, öğretmenlerin ve ilgili bakanlıkların sorumluluk alması gerektiğini belirten Hatice Göz, “Devletin, iktidarın, bakanlıkların altına imzalar attığı kararlar ve oturdukları koltuklardan dolayı bir takım yükümlülükleri var. Bu yükümlülüklerin başında da çocukların haklarıyla, eşit biçimde yaşamaları geliyor. Toplumdaki çocukların birçoğu yaşadıkları mahallelerde, eğitimsizliğe, işçiliğe, mafyalığa, çeteciliğe ve uyuşturucuya sürüklenmiş durumda. Buralara baktığımızda çocukları destekleyici bir eğitim göremiyoruz. Çocuklar en kısa sürede okullardan koparılıp ya da tarikat cemaat yurtlarına sürükleniyor. Mahalleye gittiğimizde, eğitim sisteminin nitelikli, kapsayıcı, bilimsel olmadığını, okullarda su, sabun bile olmadığını ve 1 öğün yemeklerinin bile karşılanmadığını görüyoruz. Çocukların bugün Türkiye’de içinde yaşamaya zorlandıkları atmosfer tamamen şiddetle, suçla çevrelenmiş bir atmosfer. Burada koruyucu, önleyici politikalar gerekiyor. Bir çocuk suç ile ilişkilendiğinde ya da istismara, ihmale uğradığında, bakanlık o noktada devreye giriyor ve çocuğu çekip oradan uzaklaştırıyor ama aslında kendi reklamını yapıyor. Bu bir koruma değil, olay yaşandıktan sonra atılan son nokta. Esasında önleyici adımlar atmak gerekiyor” diyerek, devletin rolünü ve sorumluluklarını çarpıcı bir dille gözler önüne serdi.
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.