enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
49,0001
EURO
55,6035
ALTIN
6.565,83
BIST
12.304,29
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Hafif Yağmurlu
20°C
İstanbul
20°C
Hafif Yağmurlu
Çarşamba Az Bulutlu
21°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
20°C
Cuma Hafif Yağmurlu
18°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
20°C

Londra Konferansı: Kalıcı Barış İçin Güvence Mekanizmaları ve Kürt Sorunu Tartışıldı

Londra Konferansı: Kalıcı Barış İçin Güvence Mekanizmaları ve Kürt Sorunu Tartışıldı
29 Eylül 2026 18:31
A+
A-

Kolombiya, Tamil ve Kuzey İrlanda deneyimlerinin ele alındığı “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı”nda, kalıcı barışın sağlanması için güvence mekanizmalarının, siyasi katılımın ve anayasal düzenlemelerin kritik önemi üzerinde duruldu.

Centre for Kurdish Affairs (Kürt Araştırmalar Merkezi) tarafından İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı” (Peace and Democratic Integration Conference) devam ediyor. Konferansın ilk iki panelinde Kolombiya ve Tamil deneyimlerinin yanı sıra Kuzey İrlanda’daki barış süreci, yetki paylaşımı ve siyasi mücadeleye geçiş konuları değerlendirildi. Yazar, editör ve insan hakları alanında çalışan Mustafa Gündoğdu’nun moderatörlüğünü üstlendiği ilk panelin başlığı “Barış Süreçleri Neden Başarılı veya Başarısız Olur?” oldu.

Gündoğdu, panelin açılışında bir barış sürecinin başarısının sadece tarafların bir anlaşmaya varmasıyla sınırlı olmadığını vurguladı. Anlaşmaların uygulanması, güven inşası ve toplumların çatışmadan sürdürülebilir bir siyasal çözüme geçişinin temel meseleler olduğunu aktardı. Kolombiya ve Güney Afrika gibi örneklerden çıkarılabilecek derslere dikkat çeken Gündoğdu, müzakerelerde ele alınan konuların, güven ortamının nasıl oluşturulacağının ve anlaşmaların sadece metin üzerinde kalmayıp yaşamda karşılık bulmasının nasıl sağlanacağının önemine değindi.

En Zor Aşama: Anlaşma Sonrası Süreç

Kolombiya hükümeti ile FARC-EP arasında imzalanan 2016 Barış Anlaşması’nın müzakerecilerinden ve eski Kolombiya Senatörü Victoria Sandino, panele video mesajla katıldı. Sandino, “On yıl sonra söyleyebilirim ki bir müzakere anlaşma imzalandığında sona ermiyor. Belki de en zor aşama tam da orada başlıyor. Barış için yalnızca müzakere masasındaki iki heyetin ötesine geçen bir ‘güvenceler mimarisine’ ihtiyaç var” dedi. Bir anlaşmanın tek bir kişinin iradesine daha az bağımlı olduğu ve devlet, toplum ile uluslararası kurumları kapsayan bir yapıya daha güçlü biçimde dayandığı ölçüde siyasi değişikliklere karşı daha dayanıklı hale geleceğini ifade eden Sandino, “Kolombiya’da öğrendiğimiz gibi barış bir devlet politikası haline gelmelidir” şeklinde konuştu.

Kolombiya’da 2 Ekim 2016 tarihinde yapılan referandumda anlaşmanın reddedilmesi deneyimine de değinen Sandino, bunun önemli bir darbe olduğunu ancak müzakere masasından ayrılmadıklarını belirtti. Hükümetin “Hayır” oyu veren kesimlerle görüşerek itiraz ve önerilerini dinlediğini, bunların yeniden müzakereye taşındığını ve gözden geçirilen metnin 24 Kasım’da imzalandığını aktaran Sandino, “Muhalefeti dinlemek, muhalefete barış üzerinde veto hakkı vermek anlamına gelmez” ifadelerini kullandı. Sandino, toplumsal cinsiyet perspektifinin müzakere masasında başlangıçta yeterli desteği görmemesine rağmen, bu yaklaşımın anlaşmada korunmasında müzakere masasının içindeki ve dışındaki kadınların belirleyici olduğunu vurguladı. Kolombiya sürecinin sonunda anlaşmaya toplumsal cinsiyete duyarlı 100’den fazla hükmün dahil edildiğini kaydetti.

Çatışmaların azalmasıyla ortaya çıkan siyasi alanın korunması gerektiğini vurgulayan Sandino, bu dönemin son derece kırılgan olduğunu dile getirdi. Sandino, “Silahların susması henüz barış değildir. Bu yalnızca barışı inşa etmek için bir fırsattır” dedi. Şiddetin azalmasının siyasi sorunun çözüldüğü anlamına gelmediğine işaret eden Sandino, silahlı eylemlerin sustuğu dönemde siyasetin, barışın ve demokrasinin daha güçlü biçimde konuşması gerektiğini belirtti. Sandino, “Silahların müzakeresi bir barış sürecinin son noktası olamaz. Yeni bir güvenceler mimarisinin başlangıç noktası olmalıdır” ifadelerini kullandı. Kalıcı bir süreç için hukuki, güvenlik, siyasi, toplumsal ve bölgesel güvencelerin yanı sıra uluslararası güvencelerin de gerekli olduğunu sıralayan Sandino, silahlı mücadeleden demokrasiye geçiş yapanların siyasi onurunun korunmasının da önemli olduğunu belirtti. Sürdürülebilir bir müzakerenin “kazanan ve kaybeden” fikri üzerine kurulamayacağını ifade eden Sandino, bir barış sürecinin başarısının teslim edilen silahların sayısıyla değil, bu silahların yeniden gerekli görülmemesini sağlayacak güvencelerin gücüyle ölçülmesi gerektiğini söyledi.

Kürt ve Tamil Deneyimleri: Yurt Meselesi

Westminster Üniversitesi Uluslararası Hukuk, Kalkınma ve Çatışma Çalışmaları Profesörü Radha D’Souza, Tamil deneyimi üzerinden değerlendirmelerde bulundu. Kürt özgürlük mücadelesini temsil etme iddiasında olmadığını özellikle belirten D’Souza, farklı mücadelelerin birbirlerinden neler öğrenebilecekleri sorusuyla konferansa yaklaştığını kaydetti. D’Souza, Kürt ve Tamil mücadeleleri arasında gördüğü önemli benzerliklerden birinin “yurt” meselesi olduğunu belirterek, bunun yalnızca maddi veya siyasi ölçülerle değerlendirilemeyeceğini ve insanların kendi içlerinde taşıdıkları derin bir anlamı bulunduğunu ifade etti. Tamil ve Kürt hareketlerinin çağdaş dünyayı ve devleti kavrama biçimleri üzerinde de duran D’Souza, bu yaklaşımların devletin, siyasi iktidarın ve çatışmanın çözüm olanaklarının nasıl değerlendirildiğini etkilediğini söyledi. Devletlerin tamamen bağımsız aktörler olmadığını, dış güçlerin ve uluslararası sistemin etkisinin de değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren D’Souza, Tamil hareketinin İrlanda mücadelesini, Filistin mücadelesini ve buradaki barış süreçlerini yakından takip ettiğini aktardı. D’Souza, Tamil hareketinin ulusal haklar, kendi kaderini tayin ve siyasal değişim mücadelelerini kendi koşullarının ötesinde izlediğini sözlerine ekledi.

Gerçekçi ve Somut Bir Barış Yol Haritası

Eski Kolombiya hükümeti barış müzakerecisi ve SOAS University of London araştırmacısı Dr. Andrei Gómez-Suárez, Kolombiya barış sürecinden çıkarılabilecek dersleri değerlendirdi. Gómez-Suárez, Kolombiya’daki resmi müzakerelerin 2012’de başlamasına rağmen, sürecin siyasi geçmişinin çok daha eskiye uzandığını belirtti. 2016’da imzalanan anlaşmanın ardından uygulama sürecine geçildiğini, FARC’ın 2017’de silahlı eylemlerini sonlandırdığını ve bu sürecin Birleşmiş Milletler tarafından doğrulandığını aktardı. Gómez-Suárez, Kolombiya deneyiminden aktarılabilecek beş temel dersi şöyle sıraladı: “Gerçekçi ve somut bir barış yol haritası üzerinde anlaşılması, güvenilir garantörlerin seçilmesi, temel siyasi aktörlerin katılımının sağlanması, taraflar arasında ilerleme ve güven sağlayacak komisyonların oluşturulması ve sivil toplumun sürece katılması.”

Sürecin başarısızlığa sürüklenebileceğini gösteren işaretlere de değinen Gómez-Suárez, tarafların liderlikleri arasında stratejik uyumun bulunmaması, sivil toplum desteğinin zayıflaması ve tarafların kendi içlerindeki bölünmelerin büyümesini riskler arasında saydı. Gómez-Suárez, kalıcı ve güvenilir bir müzakere için anlaşmayı imzalayanların uygulamaya bağlı kalması, anlaşmanın ülkenin hukuki çerçevesine yerleştirilmesi, güvenilir uluslararası aktörlerin desteğinin sağlanması ve sivil topluma anlaşmanın uygulanmasını koruyabilecek araçların verilmesi gerektiğini vurguladı.

Kadınların Süreçteki Rolü ve Sesleri

Britanya Sendikalar Kongresi’nde (TUC) görev yapan ve Kolombiya barış müzakereleri sırasında stratejik danışmanlık yapan Mariela Kohon, FARC ile Kolombiya hükümeti arasındaki barış sürecindeki deneyimlerini paylaştı. Kohon, müzakere için tarafların sürece yönelik gerçek bir bağlılığa ihtiyaç duyduğunu belirterek, hükümet tarafında resmi süreç öncesinde gündemin ne olacağı konusunda yıllarca gizli ve kapalı görüşmeler yürütüldüğünü anlattı. Müzakerelerde “her şey üzerinde anlaşılmadan hiçbir şey üzerinde anlaşılmış sayılmayacağı” ilkesinin uygulandığını aktaran Kohon, zor konuların gerektiğinde bekletilmesinin sürecin genel ivmesinin kaybolmasını önlediğini ifade etti. Taraflar ve sivil toplum arasında güven oluşturucu adımların önemini de vurguladı. Sivil toplumun sürece dahil olmak amacıyla örgütlendiğini belirten Kohon, uluslararası toplumun rolüne de dikkat çekti. Kolombiya sürecinde Norveç ve Küba’nın rolünün temel önemde olduğunu, zor anlarda yardımcı olduklarını ve garantörlük işlevi gördüklerini anlattı. Kadınların barış süreçlerindeki deneyimlerine de değinen Kohon, silahlı mücadeleden çıkan kadınların toplumsal hayata yeniden katılım sırasında kendilerine özgü sorunlarla karşılaştığını belirterek, bu seslerin de dinlenmesi gerektiğini söyledi. Kohon, anlaşmanın imzalanmasının ardından siyasi koşulların değişebileceğini belirterek, daha sonra yaşanabilecek siyasi değişimlere rağmen anlaşmayı ayakta tutacak mekanizmaların nasıl oluşturulacağının düşünülmesi gerektiğini ifade etti. Bunun için uluslararası mekanizmalar oluşturulmasına yönelik çalışmalar yapıldığını aktardı.

Barış, Yetki Paylaşımı ve Anayasal Düzenlemeler: Birleşik Krallık’tan Dersler

Konferansın ikinci paneli “Barış, Yetki Paylaşımı ve Anayasal Düzenlemeler: Birleşik Krallık’tan Dersler” başlığıyla yapıldı. Panelin temelinde Britanya’daki yetki paylaşımı, yetki devri ve farklılaşmış yönetim biçimleri üzerinden anayasal düzenlemelerin çatışma çözümündeki rolünün tartışılması; siyasi ve bölgesel taleplerin demokratik bir sistem içerisinde nasıl ele alınabileceğinin değerlendirilmesi yer aldı. Panelin Kürt sorununa ilişkin tartışma çerçevesinde ise anayasal reform, siyasi katılım, tanınma ve yerel yetki konuları öne çıktı. Panelde Prof. Michael Gunter, Dr. Matthew Whiting, Prof. Michael Keating ve Geraint Thomas konuşmacı olarak yer alırken moderatörlüğü Matt Broomfield üstlendi.

Türkiye Süreci ve Abdullah Öcalan’ın Durumu

Prof. Michael Gunter, konuşmasında Türkiye’de hükümet ile PKK arasında Ekim 2024’te başladığı belirtilen sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Gunter, Türkiye’nin süreci esas olarak PKK’nin silahsızlanması ve feshi çerçevesinde ele aldığını, PKK’nin ise Kürtler için anayasal haklar ve Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasını istediğini söyledi. Gunter, iki tarafın sürece ilişkin yaklaşımlarının birbirinden oldukça farklı olduğunu belirtti. Gunter, silahlı eylemleri sonlandırarak sivil hayata dönen ve şartlı tahliyeden yararlanabilecek PKK’lilere dahi güvence verilmediğini hatırlatarak, bu kişilerin yeniden tutuklanabileceklerine ilişkin kaygısını dile getirdi.

Gunter, konuşmasının devamında Kuzey ve Doğu Suriye’deki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde de bulundu. Rojava veya Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi’ni Kürtlerin durumuna ilişkin değerlendirmesinin önemli örneklerinden biri olarak gösterdi. Rojava’nın 2026’daki durumunu “ani çöküş” olarak nitelendiren Gunter, bunu “çarpıcı ancak öngörülebilir” olarak değerlendirdi. Nihai sonucun henüz tamamen belirlenmediğini ve Suriyeli Kürtlerin Esad yönetimi altında yaşadıkları koşullara kıyasla daha olumlu bir konuma doğru ilerliyor göründüğünü de sözlerine ekledi. Gunter, Rojava’ya ilişkin değerlendirmesinde “Shakespearevari bir trajedi” benzetmesini kullandı.

Öcalan’ın Demokratikleşme Çağrısı ve Türkiye Süreci

Türkiye’deki sürece ilişkin ciddi şüpheleri bulunduğunu belirten Gunter, buna rağmen yeni çerçeve yasaya bir şans verilmesi gerektiğini ifade etti. Gunter, “Sizinle ciddi şüphelerimi paylaşmış olsam da, en iyi ihtimalle yalnızca mütevazı bir başlangıç olsa bile, hepimiz mevcut yeni Türk çerçeve yasasına bir şans vermeliyiz” dedi. Gunter, yasanın Abdullah Öcalan’ın demokratikleşme çağrısının hem Türkler hem Kürtler olmak üzere Türkiye’nin bütün yurttaşlarına yarar sağlaması için bir açılım oluşturmasını umduğunu dile getirdi. Gunter, Cemil Bayık’ın çerçeve yasaya ilişkin “Yasa bir temel işlevi görebilir” değerlendirmesine de atıfta bulundu.

Kuzey İrlanda Deneyimi: Silahlı Mücadeleden Siyasete Geçiş

Dr. Matthew Whiting ise konuşmasında Kuzey İrlanda deneyimini ve silahlı yöntemlerden siyasi mücadeleye doğru yaşanan dönüşümü ele aldı. Whiting, hareketin barış sürecine katılmasından yaklaşık 15 yıl önce, 1980’li yıllarda hedeflerine siyasi yollarla da ulaşabileceği yönünde bir değerlendirmeye başladığını aktardı. Whiting, bu uzun yeniden değerlendirme sürecini anlatırken, şiddetin başlangıçta bir araç ve vazgeçilmez unsur olarak görülürken, zaman içerisinde siyasi taleplerin ilerletilmesini engelleyen bir unsur olarak değerlendirilmeye başlandığını ifade etti. Bu süreçte askeri unsurdan siyasi unsura doğru kademeli bir ağırlık değişimi yaşandığını belirten Whiting, tamamen siyasi yöntemlerin benimsenmesine doğru bir geçiş olduğunu söyledi. Whiting, söz konusu dönüşümün hedeflerin değişmesi anlamına gelmediğini aktararak, hareketin yaklaşımını “Siyasete doğru bu geçiş taktiklerimizde bir değişikliktir, ancak hedefimizde bir değişiklik değildir” sözleriyle aktardı. İrlanda’nın birliği yönündeki nihai hedefin devam ettiğini belirten Whiting, bunun yanında kısa vadeli siyasi reformların takip edilmeye başlandığını; adil istihdam yasaları, eğitim olanakları ve konut reformları gibi somut siyasi taleplerin gündeme alındığını anlattı.

Sinn Féin Örneği ve Siyasi Mücadelenin Sonuçları

Whiting, siyasi mücadeleye yönelmenin seçim alanındaki sonuçlarını anlatırken Sinn Féin örneğini verdi. Barış sürecinden önce Sinn Féin’in Kuzey İrlanda’daki ortalama oy oranının yüzde 8-10 civarında olduğunu söyleyen Whiting, barış sürecinin ardından bu oranın yüzde 30’lar seviyesine çıktığını ve partinin Kuzey İrlanda’nın en büyük partisi haline geldiğini belirtti. İrlanda Cumhuriyeti’nde ise partinin daha önce yaklaşık yüzde 2 düzeyinde oy aldığını, daha sonra oy oranının yüzde 20’lerin üst seviyelerine yükseldiğini ve ülkenin ikinci büyük partisi konumuna geldiğini söyledi. Whiting, siyasi mücadeleye geçişin seçim alanında somut sonuçlar yarattığını ifade etti.

Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.