Cemaatlere yönelik son dönemdeki operasyonlar, iktidarın tarikat ve cemaatlerle kurduğu karmaşık ilişkiyi yeniden gündeme getirdi. Bu yapıları “rejimin arayüzleri” olarak tanımlayan gazeteci Filiz Gazi, “Asıl soru operasyonun nereye kadar genişleyeceği ve cemaatin buna kendi örgütsel yapısıyla nasıl karşılık vereceği” değerlendirmesini yaptı.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Süleymancılar Cemaati’ne yönelik 13 Ağustos’ta “kara para aklama” iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında cemaat liderlerinden Alihan Kuriş tutuklandı, 11 şirket ve 3 derneğe kayyım atandı. Alihan Kuriş’in kardeşi Hilmi Tuna Kuriş’in evinde yapılan aramalarda 200 kilogram külçe altın bulunurken, Hilmi Tuna Kuriş’in gözaltına alındığı aracın eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’e tahsisli olduğu ortaya çıktı.
Soruşturmalar sürerken, cemaatin eski lideri ve eski Ulaştırma Bakanı Arif Ahmet Denizolgun’un 2016 yılındaki şüpheli ölümüne dair dosya da yeniden açıldı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturmada, Denizolgun’un mezarı açılarak numuneler alındı. 25 Ağustos’ta hazırlanan bilirkişi raporunda da Denizolgun’un ölümünün “şüpheli ölüm” olduğu belirtildi. Raporda, Denizolgun’un “Ağız ve burnunun kapatılarak kasten öldürülmüş olma ihtimalinin bilimsel olarak dışlanamayacağı” ifade edildi. Alihan Kuriş ve diğer şüpheliler hakkında “kasten öldürme” iddiasıyla soruşturma açıldı.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin operasyonun cemaatin üst yönetimine yönelik olduğu açıklaması, “operasyonun tarikat düzenine karşı değil, cemaat içinde iktidarla karşıtlık yaşayan taraflara yapıldığı” yorumlarına neden oldu. Cemaatlere yönelik sıklaşan bu operasyonlar, iktidarın görünmeyen ama kopmaz bağ ile birbirine bağlı olduğu tarikat ve cemaat ağlarını bir kez daha gündeme getirdi. Geçmişte “paralel devlet yapılanması” gerekçesiyle hedef alınan Gülen Cemaati’nden boşalan alanları dolduran Adnan Oktar ve Furkancılar gibi diğer tarikatlara yönelik operasyonlar da bu sürecin parçası oldu.
Menzil tarikatı da 2023 yılında lideri Abdülbaki Erol’un ölmesiyle başlayan “taht kavgaları” ile gündeme gelmiş, iktidar çevresinden isimler tartışmayı sonlandırmak için devreye girmişti.
“Görünmeyen Cemaat ve Mürideler: İsmailağa, Menzil, Süleymancılar” adlı araştırma kitabının yanı sıra tarikatlardaki kadınlarla yaptığı röportajlarla tanınan Gazeteci Filiz Gazi, cemaatlere yönelik operasyonları ve bu yapıların örgütlenmesini Özgür Manşet’e değerlendirdi.
Süleymancılara yönelik operasyonların bir süredir beklenen bir gelişme olduğunu ifade eden Filiz Gazi, bu görüşünü iktidar blokuna yakın medya ve yayın çevrelerinde Süleymancılara ilişkin dilin değişmeye başlamasıyla açıkladı. Gazi, “Cemaatin mali yapısı, yurtları, şirketleri giderek daha fazla gündeme getiriliyordu fakat bugünkü operasyonu anlamak için biraz daha geriye gitmek gerekiyor” dedi ve Süleymancıların siyasetle ilişkisine dair çarpıcı detaylar paylaştı: “Süleymancıların siyasetle ilişkisi hiçbir zaman tek bir partiye bağlı, doğrusal bir ilişki olmadı. Süleyman Hilmi Tunahan’ın 1959’daki ölümünün ardından cemaatin başına geçen damadı Kemal Kaçar, Adalet Partisi’nden milletvekilliği yapmış bir isimdi. Cemaatin ana siyasi adresi uzun süre Milli Görüş ve Necmettin Erbakan değil, Süleyman Demirel hattı oldu. 12 Eylül sonrasında Kaçar’ın tutuklanması da önemli. Dolayısıyla 12 Eylül’ü yalnızca ‘asker cemaatleri destekledi’ şeklindeki genel kabulle okumak, en azından Süleymancılar açısından yeterli değil. İlk dönemde bir baskıyla karşılaşıyorlar. Sonrasında Türk-İslam sentezinin güçlendiği yeni siyasal iklime uyum sağlayan daha karmaşık bir dönem başlıyor. 1980’lerde ANAP’a, daha sonra yeniden DYP’ye yönelen bir siyasi hareketlilik görüyoruz. AKP dönemindeki ilişki ise daha da ilginç. Kemal Kaçar’ın ölümünün ardından başlayan liderlik ve miras kavgası, cemaatin siyasal tercihlerine de yansıyor. Mehmet Beyazıt Denizolgun AKP’nin kurucularından biri ve 2002’de AKP milletvekili seçiliyor. Cemaatin liderliğini üstlenen kardeşi Arif Ahmet Denizolgun başka bir siyasi hatta duruyor. Yani daha AKP’nin kuruluş yıllarında bile cemaat ile iktidar arasında yekpare bir ittifaktan söz etmek mümkün değil. Sonraki yıllarda mesafe daha görünür hâle geliyor. 2009 yerel seçimlerinde Süleymancıların güçlü oldukları Antalya’da AKP karşısında CHP’yi destekliyor. Arif Ahmet Denizolgun’un 2016’daki ölümünün ardından Alihan Kuriş döneminde bu mesafe daha açık bir siyasi tercihe dönüştü. 2018’de Meral Akşener ve İYİ Parti’den yana oldu. Sonraki yerel seçimlerde İstanbul, Ankara ve Antalya’da CHP’nin, kentlerde de HDP desteklendi. Aynı dönemde Çağlayan’daki Sadabad Öğrenci Yurdu riskli ve kaçak olduğu gerekçesiyle belediye tarafından boşaltılarak yıkılıyor. Cemaat yurduna böyle bir şey yapılması zaten başlı başına bir şey anlatıyor.”
Bugün yaşananları, ‘iktidar yıllarca desteklediği bir cemaate birden operasyon yaptı’ şeklinde okumanın yanlış olduğuna vurgu yapan Filiz Gazi, Süleymancılar ve AKP ilişkisinin başından beri yekpare bir ittifak olmadığını belirtti. Gazi, “Cemaat içindeki liderlik kavgası siyasal tercihlere de bölünerek yansıdı: Denizolgun kolu AKP’ye yakınlaşırken, cemaatin ana gövdesi özellikle Alihan Kuriş döneminde AKP karşısındaki siyasi aktörlere yöneldi. 2024’te yaşananlar ayrıca önemli. Cemaatin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’ın torunu, AKP’den milletvekilliği yapmış olan Fatih Süleyman Denizolgun, cemaatle bağlantılı şirket, vakıf ve derneklere yönelik mali operasyon yapılması için bir ihbarda bulundu. Bugünkü operasyonlardan iki yıl önceydi bu ihbar. Dediğim gibi sürpriz değildi. Asıl soru bundan sonra operasyonun nereye kadar genişleyeceği ve cemaatin buna kendi örgütsel kapasitesiyle nasıl karşılık vereceği” diye konuştu.
Türkiye’de hiçbir cemaate kolay kolay dokunulamayacağını “zımni bir anlaşmayla iktidara ortaklık” üzerinden aktaran Filiz Gazi, “Bu yapılar ne tam anlamıyla görünürler ne de bütünüyle görünmez olurlar. Devletle aralarındaki ilişkinin önemli bir kısmı zaten bu ara bölgede kurulur. Siyasal İslam’ın temeli, Abdulhamit döneminde Anadolu’da yayılmaya başlayan Nakşibendiliğin Halidiyye koluyla temellendirilir. Nakşibendilik, siyasetle hep yakın temasta oldu. Osmanlı döneminde sarayla, Cumhuriyet dönemi ve 1950’lerden sonra siyasal partilerle ama bilhassa sağ partilerle ilişki kurdu. Nakşibendilikte, devletin içinde olma hali neredeyse tarihsel bir kaide gibidir. Bugünün AKP Türkiye’sinde bu kaide çok daha gelişti. Bakanlıklarda kadrolaşabilen, eğitim ve sağlık gibi kamusal alanlarda örgütlenebilen, bürokrasi ve zaman zaman yargı üzerinde nüfuz kurabilen yapılardan bahsediyoruz. Dolayısıyla cemaatlerin devletle ilişkisini yalnızca ‘iktidar onları koruyor, onlar da iktidara oy veriyor’ şeklinde bir çıkar alışverişine indirgemek yanlış değil ama yetersiz” yorumunda bulundu.
Bu yapıları “rejimin ara yüzleri” olarak değerlendiren Filiz Gazi, bunların siyasi iktidarın doğrudan müdahale etmek istemediği alanlarda toplumsal hassasiyetleri öne çıkaran, sınırları hatırlatan ve gündelik davranış üzerinde baskı kurabilen yapılar olduğundan bahsetti. Bu durumun özellikle kadınların hayatında açıkça görüldüğünün altını çizen Filiz Gazi, “Neyin giyileceğinden, nasıl davranılacağına, çocukların nasıl yetiştirileceğinden kadınların kamusal hayatla nasıl ilişki kuracağına kadar bir dizi olayda görmek mümkün. Şöyle anlatabilirim. Devletin her eve bir memur göndermesine gerek kalmadan işleyen bir toplumsal düzenleme mekanizması bu. Diğer taraftan kadınlar önemli. Çünkü bir kadına ulaştığınızda yalnızca bir kişiye ulaşmış olmuyorsunuz. O evin çocuklarına, başka kadınlara, komşulara, akrabalara uzanan bir ilişki ağına giriyorsunuz. Bu önemli. AKP’nin iktidara, bilhassa kadın çalışmalarıyla geldiği unutuluyor” dedi.
Öte yandan cemaatler üzerine yaptığı araştırmalarda kadınlara ayrı bir parantez açtığına değinen Filiz Gazi, kendisini böylesi çalışmalara iten nedenleri şöyle açıkladı: “Ben bu konular üzerinde çalışmaya başladığımda birkaç isim dışında, çoğunun hazır karşıtlık üzerinden konuştuğu bir alan olduğunu fark ettim. Ezber, o dünyadan bihaber ifadeler vardı. Cemaatlerdeki kadınları yalnızca feminist ya da kadın meselesi gibi bir başlık altında ele almanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Çünkü orada aynı anda sınıfı, dini, barınmayı, eğitimi, görünmeyen bakım emeğini, kadının şehirle ve kamusal hayatla kurduğu ilişkiyi konuşuyoruz. Aynı şekilde cemaatlerdeki kadın meselesini yalnızca laiklik-dindarlık ya da özgür kadın-muhafazakâr kadın karşıtlığı üzerinden de okuyamayız. Burada sınıf var. Barınma var. Eğitim var. Sosyal devlet var. Kadının görünmeyen bakım emeği var. Şehirle kurduğu ilişki var. Uzun konu… Solun, dinle kurduğu ilişki dahi var. Bir de rejimler dönüşürken ilk müdahale alanlarından biri neredeyse her zaman kadınların hayatı olur. Yeni düzen kendisini önce orada sınar. Kadın ne giyecek, nasıl yaşayacak, kimlerle görüşecek, neye inanacak, kamusal hayatta ne kadar görünecek? Bu Türkiye’de yapıldı. O yüzden kadın hareketi gelişti, reflekslerini geliştirdi. Çünkü kimi şeyleri öngördü, öyle de oldu.”
Filiz Gazi, konuşmasının devamında İstanbul Politikalar Merkezi ile Ankara Enstitüsü’nün 2023’te yayımladığı “Türkiye’de Dindarlık Algısı” araştırmasının önemli bir veri sunduğundan bahsetti. Araştırmaya dair verileri paylaşan Gazi, “Araştırmada katılımcıların yaklaşık yarısı dinî bilgilerini öncelikle ailesinden öğrendiğini söylemişti. Cemaatleri işaret edenlerin oranı yalnızca yüzde 3,3’tü. Bu arada, benzer verileri veren çok araştırma var. Neden bu sonucu hatırlattım? Aslında tarikat ve cemaatlerin toplumda oldukça sınırlı bir karşılığı var fakat ben bu yapılara hiçbir zaman yalnızca nicelik üzerinden bakmıyorum. Asıl soru şu: Kendisine düşen işlevi yerine getirebiliyor mu? Eğitimde, barınmada, bürokraside, siyasette ve gündelik hayatın düzenlenmesinde bir etki alanı yaratabiliyor mu? Yanıt evetse, yüzde 3’lük bir toplumsal karşılık bile siyasal olarak kendi sayısının çok ötesinde bir ağırlık üretebilir. Bu nedenle bugün yaşananları bütün cemaatlerin üzerindeki koruma kalkanının kaldırılması olarak okumuyorum. Süleymancılar örneğinde gördüğümüz, daha çok belirli bir yapıyla kurulmuş siyasal dengenin bozulması. Dolayısıyla benim için soru ‘İktidar neden artık cemaatlere dokunuyor?’ değil. Hangi cemaate, hangi koşulda ve hangi sınırı geçtiğinde dokunuyor?” ifadelerini kullandı.
Cemaat yapılanmaları içerisinde yer almış kadınların yaşadıklarına dair de konuşan Filiz Gazi, “Yakın zamanda 25’li yaşlarda genç bir kadınla konuştum. Kendisi de bu yapılardan birinde yaşamış ve şimdi bambaşka bir hayatın içinde. Bana, ‘Filiz abla, yaşadıklarımı yumuşak anlattığımı düşünüyordum; senin de yumuşak anlattığını fark ettim’ dedi. Konuşmanın sonunda vardığımız yer şuydu. Yumuşak anlatmak zorundayız. İlginçti. Çünkü yaşananı bütün çıplaklığıyla anlatmanın bedeli yalnızca aileyle çatışmak değil; barınmayı, ekonomik desteği, sosyal çevreyi, hatta kimi durumda güvenliği aynı anda kaybetme ihtimali var. Cemaat ile aile çevresi de çoğu zaman birbirinden bağımsız iki yapı değil; birbirini tahkim eden, iç içe geçmiş bir ilişki. Dolayısıyla bu yapılardan çıkış, yalnızca bir inanç çevresinden çıkmak anlamına gelmiyor; insanın bütün hayat altyapısından çıkması anlamına gelebiliyor” şeklinde aktardı.
Filiz Gazi, Aladağ yangını başta olmak üzere yurtlarda yaşanan sayısız istismara ses çıkarmayan iktidarın, şimdilerde operasyon ile denetim altına almaya çalıştığı bu yapılanmalardan gerçek bir hesap soramayacağını belirtti. Gazi son olarak konuşmasını şu sözlerle bitirdi: “Aladağ yurt yangını 2016’da yaşandı. 2018’e gelindiğinde tutuklu sanık kalmamıştı. Geriye doğru gidip Kur’an kurslarında, yurtlarda ve bu yapılara bağlı kurumlarda ortaya çıkan istismar dosyalarına bakın: Davalar nasıl sonuçlandı, kim ne kadar ceza aldı, kurumların başına ne geldi? Sonra bir başka soru sorun. Hakkında böylesine ağır olaylar ortaya çıkan bir yurt kapatıldı mı? Çoğu zaman bir süre kapanıp sonra açılır. Bir de ilişkinin siyasal tarafına bakmak gerekiyor. Bu yapıların liderleri öldüğünde cenazelerine kimlerin katıldığına bakın. Söyleşilerimde bazen tek tek sayarım. Menzil şeyhi öldüğünde, İsmailağa şeyhi öldüğünde cenazelerinde iktidar partisinin yöneticileri, siyasetçileri, devlet erkânı vardı. Cenazeler, bu anlamda siyasal ilişkinin en görünür anlarından biri. Çünkü orada kamusal bir sahiplenme, meşruiyet ilişkisinin yanında çıkar ilişkisinin ötesinde içten bir bağ, ortak bir dünya olduğu da görülür. Sert bir örnek olacak ama sorunla aklıma geldi. Buradan benzer sorulara da ortak yanıt olsun. Erenköy cemaatine bağlı Antalya İlim ve Kültür Derneği’ne bağlı bir yurtta aşçı olarak çalışan biri, 2021’de Akdeniz Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü birinci sınıf öğrencisi, 18 yaşındaki Mehmet Sami Tuğrul’u satırla başını keserek öldürdü. Hatta öldürdükten sonra ‘Deccal’i vurdum!’ diye bağırmıştı. Belki hatırlayan olur. 18 yaşındaki kardeşimizin babasının sözleri hep ezberimde kalmıştır. ‘Kendisinin kaldığı, konakladığı eller, emin ellerdi. Biz bundan eminiz. Daha önce defaatle kardeşlerimizden, değişik kişilerden bu emanet yuvasına koyduklarımızdan hep randıman aldı’ sözü. Bunlar başı kesilerek öldürülen bir çocuğun babasının sözleri. Böyle anlatması zor, tehlikeli bir bağdan bahsediyorum.”
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.