Suriye’de 13 yıl süren iç savaş, anayasal egemenlik ve ticaret koridorları üzerinde yeni bir çatışma evresine dönüştü. Demokratik entegrasyon arayışları sürerken, ülke Türkiye ve İsrail gibi bölgesel güçlerin çekişme alanına sahne oluyor.
Tunus’ta başlayıp Mısır, Libya ve Yemen’e yayılan “Arap Baharı” olarak bilinen protestolar, Mart 2011’de Suriye’ye ulaştığında halk kitleleri sokaklara çıkarak demokratik değişim taleplerini yükseltti. Ancak Suriye’deki süreç, bölgedeki diğer deneyimlerden farklı bir yöne evrildi. Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki rejimler devrilirken, Şam’daki Baas rejimi askeri şiddet politikasıyla iktidarını yaklaşık 13 yıl boyunca sürdürmeyi başardı. Barışçıl gösterilerle başlayan halk hareketi, rejimin silahlı müdahalesi ve dış aktörlerin dahliyle çok taraflı bir iç savaşa, ardından bölgesel ve uluslararası bir vekâlet savaşına dönüştü.
Bu karmaşık tablonun temelinde iki dinamik bulunmaktadır: Suriye’nin etnik, mezhepsel ve dini çeşitliliğini içeren karmaşık sosyo-politik yapısı ve ülkenin Türkiye, İran, Rusya, İsrail, ABD ile Arap devletlerinin stratejik çıkarlarının kesişim noktasında bulunması. Türkiye ve bazı Arap ülkeleri silahlı muhalif gruplara destek sunarken, İran Devrim Muhafızları (IRGC), Hizbullah ve müttefik milis ağları aracılığıyla Esad yönetimine doğrudan askeri destek verdi. Rusya ise Doğu Akdeniz’deki stratejik varlığını sürdürmek ve bölgedeki etkisini güçlendirmek amacıyla 2015’te savaşa askeri müdahaleyle katılarak rejimi askeri çöküşten kurtardı.
İsrail, geniş çaplı bir kara savaşına girmekten kaçınarak Suriye topraklarındaki İran ve Hizbullah lojistik hatlarına, silah transfer ağlarına yönelik hava operasyonları düzenledi. ABD ve liderliğindeki uluslararası koalisyon ise, askeri stratejisini DAİŞ ile mücadeleye odaklayarak sahadaki Kürt güçleriyle askeri ortaklıklar kurdu ve Kuzey ve Doğu Suriye’de üsler edindi. Batılı güçler süreç boyunca siyasi çözüm arayışlarını sürdürmekle birlikte, yaptırımlar, diplomatik tecrit ve insani yardım gibi araçları da kullandı.
Tüm bu dengeler, 7 Ekim 2023’te başlayan bölgesel savaş dalgasıyla kökten değişti. İsrail’in stratejik yaklaşımını değiştirerek doğrudan Tahran-Bağdat-Şam-Beyrut eksenini hedef alması; Lübnan’da Hizbullah’ın askeri altyapısına, Suriye’de ise Devrim Muhafızları ağlarına ağır darbeler indirmesi, İran’ın Şam üzerindeki etkisini zayıflattı. Rusya’nın Ukrayna savaşına yoğunlaşması ve Suriye ordusunun yolsuzluk, ağır kayıplar ve moral çöküntüsü nedeniyle işlevsizleşmesiyle Baas rejiminin dış güvenlik sistemi dağıldı. Bu çöküş zemininde, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve Ahmed eş-Şara (Ebu Muhammed el-Culanî) liderliğindeki güçlerin başlattığı geniş çaplı askeri harekat sonucunda, yaklaşık on üç yıllık direnişin ardından Aralık 2024’te Baas rejimi sona erdi ve Şam’da yeni bir yönetim dönemi başladı.
İran, Irak’tan Lübnan’a uzanan en kritik coğrafi koridorunu kaybederken; Rusya sahadaki pozisyonunu yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Türkiye bu dönüşümün jeopolitik kazananı olarak öne çıkarken, İsrail sınır hattında yeni bir hareket serbestisi elde etti. HTŞ kökenli yönetimin başkente yerleşmesi Batı ve İsrail açısından güvenlik endişeleri yaratmış olsa da, Washington ve Avrupa istikrarsızlığın derinleşmesini ve yeni bir kaos dalgasını önlemek amacıyla yeni yönetimle kademeli diplomasiyi tercih etti. ABD, kapsamlı yaptırım rejimini sonlandırdı, HTŞ’yi yabancı örgütler listesinden çıkardı. BM Güvenlik Konseyi Ahmed eş-Şara hakkındaki yaptırım kararlarını kaldırdı ve AB ekonomik yaptırımlarının büyük kısmını iptal etti.
Suriye sahasındaki yıkıcı kutuplaşmanın ortasında, Kürtler çatışmanın iki ana bloğundan da ayrışan “Üçüncü Yol” stratejisini benimsedi. Bu çizgi; ne halkın taleplerini zorbalıkla bastıran Baas rejimine dahil olmayı ne de Türkiye güdümlü ve İslamcı referanslı silahlı muhalefet gruplarıyla ittifak kurmayı kabul etti. Pasif bir tarafsızlıktan öte, Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerleşimleri korumayı merkezine alan bu strateji, yerel çoğulculuğa, toplumun tabandan katılımına ve ademi merkeziyetçiliğe dayalı alternatif bir toplumsal model inşa etti.
Bu inşa süreci, DAİŞ’in Kobani başta olmak üzere bölgeye yönelik saldırılarıyla ciddi bir tehditle karşılaştı. Tehdit karşısında Kürt güçlerinin öncülüğünde kurulan Suriye Demokratik Güçleri (QSD) ile ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon arasında askeri ortaklık tesis edildi. Bünyesinde Arapları, Kürtleri, Süryanileri, Asurileri barındıran QSD; Rakka ve Fırat Vadisi başta olmak üzere Kuzey ve Doğu Suriye’nin tamamını DAİŞ işgalinden kurtararak sahanın en etkili askeri aktörlerinden biri haline geldi. Kürtlerin yerel bir dinamikten Suriye’nin kaderini belirleyen kurucu bir aktöre dönüşmesi, Ankara tarafından stratejik bir tehdit olarak değerlendirildi. Türkiye; QSD ile PKK’nin arasındaki ideolojik ve örgütsel bağları öne sürerek bu yapıyı tasfiye etmeyi hedefledi.
Astana sürecinde Türkiye, Rusya ve İran arasında sağlanan uzlaşmalar, sahada askeri-coğrafi tavizleri beraberinde getirdi. Rejim güçlerinin muhaliflerin elindeki stratejik noktaları ele geçirmesine karşılık, Türkiye ve müttefiki Suriyeli grupların Kürt yerleşimlerine girmesinin önü açıldı. Afrin, Resulayn, Tel Abyad ve Şehba bölgelerine yönelik sınır ötesi operasyonlar sonucunda yüz binlerce Kürt sivil yerinden edildi, demografik mühendislik uygulamaları ve mülkiyet gaspları yaşandı. Bu gelişmeler, Kürt meselesini Suriye devleti içindeki hak talebi boyutundan çıkararak sınır hatları ve bölgesel nüfuz savaşlarının merkezine taşıdı.
Baas rejiminin devrilmesiyle Kuzey ve Doğu Suriye Kürt siyasi liderliği, Şam’daki köklü ideolojik ve siyasi ayrılıklara rağmen çatışma yerine müzakere yolunu benimsedi. Ahmed eş-Şara ile QSD Genel Komutanı Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025’te imzalanan mutabakat tarihi bir eşik olarak kaydedildi. Anlaşma; kalıcı ateşkese, bölgedeki idari ve askeri kurumların devlet mekanizmasına entegrasyonuna, Kürtlerin anayasal kimliğinin tanınmasına ve yerinden edilen sivillerin geri dönüşüne dair maddeler içeriyordu.
Ancak anlaşmanın hemen ardından Şam tarafından duyurulan anayasal bildirge süreci çıkmaza soktu. Bildirge; Suriye’nin etnik, kültürel ve inançsal çoğulculuğunu anayasal güvence altına almaktan kaçınarak tekçi Arap kimliğini ve katı merkeziyetçi devlet paradigmasını korudu. Kürt tarafı, yetkilerin yerel meclislerle paylaşıldığı merkeziyetsiz bir yönetim ve açık anayasal hak güvenceleri talep ederek metni reddetti. Türkiye’nin diplomatik ve askeri baskısı, Şam’ın merkeziyetçi dayatmaları ve taraflar arasındaki güven eksikliği nedeniyle 10 Mart Anlaşması sahada uygulanamadı.
Uyuşmazlık Ocak 2026’da askeri çatışmaya dönüştü. 6 Ocak’ta Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinde patlak veren, ardından diğer hatlara yayılan çatışmalar, önceki müzakere sürecinin fiilen sona erdiğini gösteriyordu. Rakka ve Deyrizor hatlarındaki saha kırılmalarıyla birlikte QSD güçleri Cizre ve Kobani bölgelerindeki çekirdek yerleşimlere çekildi. ABD ve Fransa’nın arabuluculuğunda yürütülen diplomatik görüşmeler sonucunda 29 Ocak 2026’da yeni bir mutabakata varıldı.
Bu sürecin nihai stratejik sonucu ise 29 Ağustos 2026’da ilan edildi. Mazlum Abdi, QSD’nin bağımsız bir askeri yapı olarak misyonunu tamamladığını ve güçlerin Suriye devlet kurumları ile ordu bünyesine entegre edildiğini duyurdu. Bu hamle, Kürt hareketinin silahlı özerklik evresini kapatarak mücadeleyi tamamen siyasal, kurumsal ve anayasal temsil zeminine taşıdı. Kürt siyasetinin bu aşamada vurguladığı vazgeçilmez ilkeler şunlardır:
Kürtlerin Suriye devletinin ayrılmaz, kurucu bir ulusal bileşeni olarak tanınması; siyasi, kültürel ve dilsel hakların hükümet veya cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle değiştirilemeyecek şekilde anayasal güvencelere bağlanması.
Kürtçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi; Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde eğitim, yönetim, medya ve kamusal alanda kullanımını sağlayacak mekanizmaların anayasa ile teminat altına alınması.
Demokratik ve idari ademi merkeziyetçilik sisteminin tesisi; yerel yönetimlerin ve valiliklerin eğitim, kültür, kalkınma, kamu hizmetleri ve yerel güvenlik alanlarında doğrudan yetkilendirilmesi.
Sembolik temsiller yerine; merkezi parlamentoda, hükümette, askeri kurumlarda ve yargıda tüm bileşenlerin açık mekanizmalarla gerçek siyasi ve kurumsal katılımının güvenceye alınması.
Kadınların eşit temsiliyeti ve halklar arası (Kürt, Arap, Süryani-Asuri) ortak yönetim modelinin hiçbir pazarlığa kurban edilmeden yeni anayasada korunması.
Afrin, Resulayn ve Tel Abyad halkı başta olmak üzere zorla yerinden edilen sivillerin mülkiyet haklarının iadesi, zararlarının tazmini ve güvenli, onurlu geri dönüşlerinin sağlanması.
Askeri entegrasyonun bir tasfiye değil; mezhepçi ve siyasi yapılardan arındırılmış, anayasayı ve tüm yurttaşları koruyan profesyonel bir ulusal ordu inşasına dönüştürülmesi.
Kürtlerin haklarını bölgesel pazarlıklara rehin vermemek adına asgari ulusal-demokratik ilkeler etrafında ortak bir siyasi irade ve birlik cephesi oluşturması.
Suriye’deki kriz, sadece bir Kürt meselesine veya askeri entegrasyon sürecine indirgenemeyecek kadar çok boyutlu yapısal kırılmaları da içermektedir. Şam’daki yeni iktidar yeknesak bir blok olmayıp; Selefi cihatçı gelenek, siyasi pragmatizm ve geleneksel yapılardan oluşan parçalı bir koalisyondur. Bu yönetim aynı zamanda Türkiye, Katar, Suudi Arabistan ve BAE gibi birbiriyle çelişen bölgesel aktörlerin nüfuz mücadelesine açıktır. Bu kırılgan yapı, sahadaki toplumsal fay hatlarını derinleştirmektedir.
Alevilerin Güvenlik ve Varlık Kaygısı: Kıyı şeridinde (Lazkiye ve Tartus) yaşayan Alevi toplumu, Mart 2015 katliamları ve süregelen hak ihlallerinin ardından Şam’daki Selefi geçmişe sahip kadrolara karşı ciddi bir güvensizlik duymaktadır. Bürokrasi ve güvenlik alanından dışlanma, intikam saldırılarına maruz kalma ve demografik baskı altına alınma endişeleri kıyı hattında tedirginlik yaratmaktadır.
Cebel el-Dürzi (Süveyda) ve Yerel Direniş: Güneydeki Dürziler, Baas rejiminin çözülüşünden bu yana fiilen hayata geçirdikleri idari özerkliği ve yerel savunma mekanizmalarını korumakta kararlıdır. Şam’ın bölgeye katı merkeziyetçi dayatmaları askeri ve mezhepsel sürtüşmeleri sürekli hale getirmektedir. İsrail’in Dürzi toplumu üzerinden sınır güvenliğini güçlendirme yaklaşımı bu hattaki gerilimi bölgesel bir boyuta taşımaktadır.
Aşiretler ve Doğu Coğrafyası: Deyrizor, Rakka ve Dera bölgelerindeki Arap aşiretleri, yerel liderliklerinin etkisizleştirilmesine ve Şam’dan tek taraflı atanan yetkililerin kaynakları denetleme girişimlerine karşı açık bir hoşnutsuzluk ve direniş sergilemektedir.
Kuzeybatıdaki İslamcı Gruplar Arası Kriz: İdlib ve çevresinde toplanan yabancı cihatçı savaşçılar ile yerel fraksiyonlar arasında ideolojik hesaplaşmalar sürmektedir. Şam’ın dış dünyada meşruiyet kazanmak amacıyla dayattığı zoraki “kurumsallaşma”, Selefi-cihatçı radikaller ile yerel gruplar arasındaki ayrılıkları derinleştirmektedir.
Kent Merkezlerinde Ekonomik Çöküş: Şam, Halep ve diğer büyük kentlerdeki orta sınıf; elektrik, su, akaryakıt gibi temel kamu hizmetlerinin aksaması ve satın alma gücünün düşmesi nedeniyle ağır bir sosyo-ekonomik kriz yaşamaktadır. Bu ekonomik darboğaz, merkezi hükümete karşı kentlerde tabandan yayılan sessiz bir toplumsal öfkeye dönüşmektedir.
DAİŞ Tehdidinin Yeniden Yükselişi: İdeolojik olarak parçalanmış bu otorite boşluğu ve toplumsal kutuplaşma, DAİŞ hücrelerinin çöl hatlarında ve kırsal alanlarda kalıcı bir asimetrik güvenlik tehdidi olarak yeniden güçlenmesine zemin hazırlamaktadır.
Suriye savaşı cephe hattında dönüşürken; devletin jeopolitik kimliği, Doğu Akdeniz’deki enerji dengeleri ve uluslararası ticaret koridorları üzerindeki rekabet yoğunlaşmıştır. Batı’nın Şam’a yönelik yaptırımları askıya alması, İran’ın bölgesel ağını tamamen işlevsizleştirmeyi ve İbrahim Anlaşmaları eksenini Şam’ı da kapsayacak biçimde genişletmeyi hedefleyen stratejik bir adımdır. Bu yeni güç haritasında en belirleyici gerilim Türkiye ile İsrail arasında yaşanmaktadır.
Türkiye; sınırlarında birleşik, merkeziyetçi ve kendi kontrolünde bir Suriye oluşturarak Kürt siyasi kazanımlarını tamamen sınırlamayı hedeflemektedir. Bu hedef aynı zamanda Basra’dan Türkiye’ye ve oradan Avrupa’ya uzanması planlanan “Kalkınma Yolu” projesinin Suriye geçişlerini denetleme ve Körfez sermayesini Akdeniz’e bağlama amacıyla örtüşmektedir.
Buna karşılık Esad sonrasında Suriye hava sahasında ve sınırlarında operasyonel serbestisini artıran İsrail, İran’dan boşalan alanın Türkiye güdümlü bir askeri varlıkla doldurulmasına kesin olarak karşı çıkmaktadır. Kuzey sınırlarında Türkiye etkisinde radikal bir Sünni bloğun yerleşmesini uzun vadeli güvenlik tehdidi olarak gören İsrail, bu durumu Doğu Akdeniz’deki enerji mücadelesiyle birlikte değerlendirmektedir. Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) projesiyle Türkiye’yi baypas eden bir transit hattı savunan İsrail cephesi, Türkiye’nin Suriye üzerinden geliştirmek istediği lojistik koridor hamlelerini doğrudan sınırlamaya çalışmaktadır.
Bu jeo-ekonomik denklemde Kürt coğrafyası; su havzaları, petrol yatakları ve Türkiye, Irak ile Suriye’yi birbirine bağlayan jeostratejik konumuyla uluslararası ticaret yollarının kilit geçiş güzergâhı üzerinde bulunmaktadır. Dolayısıyla Kürt meselesi; yalnızca kimlik ve haklar bağlamında değil, su, enerji, sınır ve transit ticaret hatlarının kontrolü açısından bölgesel güç dengelerini doğrudan belirleyen bir nitelik taşımaktadır.
Suriye krizinin nihai çözümü; ülkenin sınırlarının korunmasında değil, “birlik” kavramının nasıl inşa edileceğinde yatmaktadır. Şam’daki yeni yönetimin, Baas rejiminin eski tekçi, inkârcı ve katı merkeziyetçi ulus-devlet yapısını sadece yönetici elitleri değiştirerek restore etmesi, sahada silahlar sussa dahi çatışmanın nedenlerini yüzeyin altında biriktirecektir.
QSD’nin entegrasyonuyla askeri savunma aşamasını geride bırakan Kürt hareketi için önümüzdeki süreç iki temel riski barındırmaktadır:
1. Suriye genel bağlamından koparak içe kapanmacı bir izolasyona sürüklenmek.
2. “Devletin birliği” söylemi altında merkeziyetçi mekanizmalara dahil olarak kimliğini ve haklarını asimile ettirmek.
Türkiye açısından da Kürt sorununu yalnızca sınır ötesi bir güvenlik tehdidi olarak değerlendirmek kalıcı bir istikrar sağlamaktan uzaktır; aksine Kürtleri alternatif küresel ittifaklar aramaya yöneltmektedir. Kürt-Türkiye ilişkilerinin bir güvenlik ateşkesinden siyasi-hukuki bir barışa evrilmesi; Kürt coğrafyasını bir tampon bölge veya güvenlik tehdidi olmaktan çıkarıp Anadolu, Mezopotamya ve Levant arasında stratejik bir ekonomik-siyasi köprüye dönüştürebilir.
Nihayetinde çözüm; birleşik fakat idari olarak ademi merkeziyetçi, tek egemenlik çatısı altında çok kimlikli, çok dilli ve çoğulcu bir Suriye modelinin inşa edilmesinden geçmektedir. Eşit yurttaşlık, halkların anayasal ortaklığı ve gücün yerel meclislerle adil paylaşımı hayata geçirilebildiği takdirde; Kürtler, Aleviler, Dürziler, Türkmenler, Süryaniler ve Araplar Suriye’yi başkalarının vekâlet savaşı arenası olmaktan çıkarıp yeni Ortadoğu’da kendi geleceğini belirleyen demokratik bir cumhuriyete dönüştürebilir.
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.