Halk Savunma Merkezi (HSM) Komutanlık üyesi Murat Karayılan, Stêrk TV’ye verdiği kapsamlı röportajda, Abdullah Öcalan’a yönelik 9 Ekim Uluslararası Komplosu’nun 28’inci yıl dönümünü, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde gelinen aşamayı, Kürt Özgürlük Hareketi’nin son dönemde attığı adımları ve devletin sürece yaklaşımını değerlendirdi.
Komploya tepki gösteren Karayılan, komploya karşı, “Güneşimizi Karartamazsınız” sloganıyla bedenlerini ateşe verenleri andı. Aynı zamanda Ankara Gar Katliamı’nın 11’inci yıl dönümüne de işaret eden Karayılan, yaşamını yitiren 103 kişiyi andı.
Komplonun anlamı ve amacına işaret eden Karayılan, “Komplonun ilk amacı Kürt sorununun çözümünün önünün kapatılmasıdır. Çünkü 1 Eylül 1998’de Abdullah Öcalan tek taraflı ateşkes ilan etti ve yönünü siyasi çözüm için Avrupa’ya çevirdi. Eğer amaç savaşı gürleştirmek olsaydı, Abdullah Öcalan yönünü dağlara çevirirdi. Zaten kendisi de böyle yorumladı. Fakat tercihi savaşı durdurmaktı ve bunun için yönünü Avrupa’ya çevirdi. Ancak, Yunanistan’da sorun yaşandı bundan dolayı Abdullah Öcalan Rusya’ya geçti ve Rusya’dan da İtalya’nın başkenti Roma’ya döndü. Roma’da siyasi çözüme dair programını basına deklare etti. O zaman İtalya’nın başbakanı Massimo D’Alema’ydı. Demokrat bir insandı ve çözüm için çabalar geliştirmek istedi, Avrupa ülkelerini gezdi, Almanya’ya gitti farklı ülkelere gitti. Fakat bu çabalarından vazgeçmesi için uyarıldı. Başta Almanya Şansölyesi Gerhard Schröder çok fazla olumlu yaklaşmadı. Belli ki, Amerika ve İngiltere tarafından uyarıldı. Bundan dolayı da Massimo D’Alema da artık çabalarından vazgeçti” dedi.
Bu ülkelerin birlikte hareket ettiğini ve Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etmeyi planlandığını belirten Karayılan, “Neden? Kürt Sorunu daha derinleşip Kürt halkı ile Türk Devleti arasında onlarca yıl sürecek bir savaşın oluşturulması için. Esas olarak bunun için Abdullah Öcalan’ı kaçırıp Türkiye’ye teslim etmek için planlama yapmışlardı. Bu bir oyundu yani komplo içinde komploydu. Fakat Türkiye yetkilileri bunu anlayamadı. O zamanın Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’ti ve o zaman şunu söyledi ‘Amerika’nın Abdullah Öcalan’ı neden bize verdiğini anlamadım’. Bülent Ecevit’in kendisi aslında bilinçli biriydi. Bu durumdan şüphe duymuş olabilir. Belki bu durumu biraz da anlamış olabilir. Çünkü daha sonra Abdullah Öcalan’ın idam edilmesini istemedi ve bunun için de tutum aldı. Ama genel olarak Türkiye bu durumu anlamadı. Aslında biz de anlamadık ve Hareket Yönetimi olarak savaşı gürleştirdik. Öyle anlamıştık. Durumu anlayan ve gören tek kişi Abdullah Öcalan oldu. Daha sonra Abdullah Öcalan bize haber yolladı. 1999 yılının Nisan ayının sonlarında Abdullah Öcalan’ın avukatı Mahmut Şakar resmî olmayan yollarla bölgenin doğusuna geçti ve yanımıza getirdik. Bizimle konuştu ve dedi ki ‘Abdullah Öcalan bu süreçte savaşı yükseltmek yanlıştır, tuzaktır ve savaş durdurulmalıdır dedi’. İki gün boyunca Abdullah Öcalan’ın fikir ve düşüncelerini anlamaya çalıştık” diye konuştu.
Belli bir zaman dilimi boyunca savaşı sürdürdüklerini ancak daha sonra durduklarını anımsatan Karayılan, “Daha sonra diyaloglar oldu, gidiş-gelişler oldu ve Abdullah Öcalan’ın görüşlerini daha iyi anladık ve 2 Ağustos 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla savaşı durdurduk. Beş yıl boyunca tek bir mermi bile patlamadı. Böylelikle Abdullah Öcalan İngiltere aklı olan Kürt ve Türkleri birbirine düşürme oyununu boşa çıkardı. Kuşkusuz uluslararası komplonun amacı liderliğimizi ve Özgürlük Hareketi’mizin tasfiye edilmesiydi. Şüphesiz bu amaçla geliştirildi. Fakat ikinci esas amacı neydi? Kürt Hareketi’ni, Ortadoğu’da zayıflatmaktı. O zaman bizim dışımızdaki birçok siyasetçi bu komplonun sadece Abdullah Öcalan ve PKK’ye karşı geliştirildiğini düşündüler. Hâlbuki Abdullah Öcalan şahsında tüm Kürt halkına karşı geliştirilmişti. Kalleşçe ve tüm Kürt halkının şahsında bölge halkına karşı geliştirilen bir saldırıydı” diye belirtti.
Karayılan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bütün çabaları Kürt halkını zayıflatıp, arka saflarda bırakmaktı. Hatta şunu söyleyebilirim; aynı siyaset şimdi de gündemdedir. Örneğin; 5 Ocak 2026 yılında Paris’te bir toplantı yapıldı ve kararlar alındı. Daha sonra baktık ki 6 Ocak’ta Halep’te QSD’ye karşı saldırı başladı. Bu saldırıyı Abdullah Öcalan ikinci komplo olarak değerlendirdi. Aynı zamanda biz de bu durumu öyle değerlendirdik. QSD’ye rol vermeyerek ve Suriye’de geliştirmek istedikleri sisteme QSD’yi zorla entegre etmek için bu saldırıyı geliştirdiler. Bu devletlerarası konseptti ve öyle yürüttüler. Şimdi bakın, örneğin İran’ın doğusunda da Kürtlerin birinci sırada olmasını istemediler ve arka plana koydular. Irak’ın kuzeyinde de güçlerini geri çektiler ve sanki hiç önem vermiyorlarmış; yani Kürtleri başat aktör yapmama siyaseti var. Hep bir geri saflara çekme ve rol vermeme durumu var. Bu, Abdullah Öcalan’a karşı geliştirilen komployla başladı, bugüne kadar da devam ediyor. Fakat amaçları bizi tamamen tasfiye etmekti, bunu başaramadılar. Komplo büyük oranda boşa çıkarıldı, sonuçsuz kaldı ama hâlen devam ediyor; gündemdedir. Abdullah Öcalan fiziki olarak özgür olmadığı sürece komplo devam edecektir.
Bilindiği üzere süreç yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Şimdiye kadar biz, Kürt tarafı olarak tek taraflı birçok adım attık. Bilindiği gibi savaşı durdurduk, ateşkes ilan ettik, 12. PKK Kongresini gerçekleştirdik, PKK’yi feshettik, silahlı mücadele stratejisini durdurduk daha sonra bir mesaj niteliğinde Bese Arkadaş öncülüğünde otuz arkadaşımız silahlarını yaktı, kuzeydeki güçlerimizi çektik. Bunlara karşı Türkiye devleti ne yaptı? Onlar da bazı çabalar geliştirdi; hiçbir şey yapmadı demiyoruz. İlk kez Türkiye Meclisi çatısı altında 50 kişilik bir komisyon oluşturuldu, bu komisyon aylarca çalışma yürüttü. Daha sonra bir program oluşturup sundular. Bu programın eksiklikleri vardı fakat bir siyasi çözümü ele almıştı. Bundan sonra yine bir süre durdular. Daha sonra Türkiye Meclisi’nde çoğunluğun evet oyuyla bir yasa çıkardı. Fakat yasanın çıkarılmasında Abdullah Öcalan’ın görüşleri ve bizim görüşlerimiz göz önüne alınmadı. Çıkarılan yasa tek taraflı bir yasadır. Yasaya sadece güvenlik odaklı yaklaşılmıştır, silahların bırakılmasını esas alıyor ve bu da herkesi içine almıyor. Yönetim ve yapı arasında kategorileştirme yapılmıştır. Birçok yönden yetersiz bir yasadır. Hele çözüm için hiç mi hiç yeterli değil. Böyle bir yasa çıkardılar.
Biz 12. PKK Kongresi’nde şöyle bir karar almıştık; bu süreci Abdullah Öcalan yürütmelidir. Yani Abdullah Öcalan fiziki olarak özgür olmalıdır. Silahsızlanma sürecini Abdullah Öcalan’ın birebir yürütmesi gerekiyor ve onun dışında da kimse yürütemez. Bu karar Kongre’de alındı ve daha sonra bu vesileyle birçok arkadaşımız ve yönetimimiz bunu belirtti. Fakat şimdiye kadar Türk devleti buna dair hiçbir adım atmamıştır. Abdullah Öcalan hâlen de İmralı zindanındadır. Doğru, eskiye göre var olan koşullarda bir gevşeme var. Örneğin dün Abdullah Öcalan ve İmralı’daki arkadaşların aileleri, ziyarete gittiler. Bazen DEM Parti İmralı Heyeti gidiyor. Fakat bu zindanın olmadığı ya da tecridin kalktığı anlamına gelmiyor. Türk Devleti bu konuda şimdiye kadar herhangi bir adım atmadı. Hatta kullandığı dilde hakaret var, görmezlikten gelme var.
Abdullah Öcalan ve devlet heyeti arasında diyalog var. Ayrıca bizim de dışarıda bir heyetimiz var ve devlet heyetiyle aralarında diyalog var. Bu diyaloglarda yukarıda belirttiğimiz konular dile getiriliyor. Onlar da bu görüşmelerde hep devletin üzerinde bir tehlike olmadığını bilmesi için kuzeydeki tüm güçlerimizi çekmemizi istiyorlardı, yine Metina’daki güçlerimizi çekmemizi istiyorlardı. Biz de kuzeydeki güçlerimiz tehlike yaratacak alanlarda değiller; kontrol altındalar. Metina’daki güçlerimiz de aynı şekilde. Bu konu üzerinde uzun süredir görüşmeler oluyor. Öyle bir duruma getirdiler ki bu adımlar atılmadan hiçbir şey yapmayacaklarını söylediler. Biz de ellerindeki tüm gerekçeleri ortadan kaldırmak ve gerçekten de adım atıp atmayacaklarını görmek için son olarak bu adımları attık.
Tüm kamuoyu ve dostlarımız şunu bilmeli; süreç olumlu ilerlediğinden dolayı bu adımları atmadık. Baktık süreç tıkanmaya doğru da gidebilir. Biz de süreç tıkanmasın, önü açılsın diye ve devlet de adım atsın diye biz, bu üç adımı gerçekleştirdik. Nedir bunlar? Birincisi; Botan, Mardin ve Diyarbakır illerindeki tüm güçlerimizi çektik. 26 Eylül’de çekilmeleri tamamlandı. Doğrudur geçen yıl eylül ayından beri kuzeydeki birçok alanlardan güçlerimizi çektik. Bu üç ilde güç kalmıştı. Devlet bu illerdeki güçlerin varlığından haberdardı ve takip ediyordu. Bizden bu güçleri de çekmemizi istediler. Fakat biz bu güçlerin tehlike yaratmayacağını, eylem yapmadıklarını, bir zararlarının olmadığını söyledik. Israr ettiler, biz de çektik. 26 Eylül’de güçlerimizin çekilmeleri tamamlandı.
İkinci adım; Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgeleri ile metropollerinde gizli güçlerimiz var. Devlet de buna dair istihbarat alıyor. Devlet de bizden özel güçlerimizi çekmemiz talebinde bulundu –onlar bu güçlere Hezen Taybet diyor- bu süreçte, bu güçlerimizi de çekiyoruz. Gerekli talimat bu güçlere iletildi. Çekilmeleri için böyle bir çalışma var.
17 Nisan 2021 yılında Irak’ın kuzeyindeki Medya Savunma Alanlarına yönelik geniş çaplı işgal saldırıları başladı. Daha önce de Heftanin’e, Zap’a, Avaşin’e ve Xakurke’ye saldırılar oluyordu fakat bu kadar geniş çaplı değildi. 17 Nisan 2021’de geniş çaplı işgal için, büyük bir askerî hareketlilik başladı. Bu saldırılar ilk Metina’ya yönelik oldu; Zendura’da başladı. Metina’yı işgal etmek istiyorlardı fakat ilk saldırıdan bu yana altı yıl geçti. Bu bir buçuk yıldır savaş durmuş ama dört buçuk yıl Metina’yı zorla bizden almak için çabaladılar. Bunun için de her çeşit silahı bize karşı kullandı. Kimyasal kullandı, taktik nükleer kullandı ve her gün savaş uçaklarıyla saldırdılar. Irak’ın ve bölgedeki bazı güçlerin desteğini aldılar. Amaçları bizi oradan çıkarmaktı ama yapamadılar. Zap ve Metina’dan çıkmamız için çok fazla ısrar ettiler. Geçen yıl Abdullah Öcalan bir mektup yolladı ve mektubunda ‘Sürecin önünün açılması için Zap’tan çekilebilirsiniz’ dedi. Bu esas üzerine biz de gücümüzü Zap’tan çektik.
Fakat halkımız bunu bilmeli; Metina ve kuzeyden çekilmemiz için bizim de şartlarımız var ve bu şartlar Zap için de geçerlidir. Şartlarımız şunlardır; Türkiye’nin kuzeyindeki ve Irak’ın kuzeyindeki Medya Savunma Alanları’ndaki şehitliklerimiz korunacak, bakımını yapabilmeli, yeniden onarımdan geçirebilmeliyiz ve o alanlarda olan şehitlerimizi kolaylıkla toplayıp merkez şehitliğe getirebilmeliyiz. Şartlarımız bunlardı. Tabii esas olarak, onların da adım atması için bu adımları attık. Şehitler için devlet söz verdi ve bu sözü yerine getirmelidir.
Bu esas üzerine biz de Metina’dan güçlerimizi çektik. Sizin de belirttiğiniz gibi, son olarak arkadaşlarımız 8 Ekim’de Metina’nın Bazyan köyünden orada olan arkadaşlarımızı konvoyla çektiler. Arkadaşlarımızı çekmemiz dört gün sürdü. Her gün bir alandan arkadaşlarımızı çektik. Böylece çekilme tamamlandı. Bize göre, artık Türkiye’nin elinde herhangi bir gerekçe kalmadı. Artık Türkiye’nin de adım atması gerekiyor. Eğer adım atmazsa ne arkadaşlarımızın ne halkımızın ne de bizim inancımız kalmayacaktır. “biz de yasa çıkarmışız” diyorlar. Yasa farklıdır. Bizim ilk şartımız şudur; Abdullah Öcalan’ın kendisi bu süreci yürütebilmeli ve bu süreçte rol oynayabilmeli. Eğer devlet Abdullah Öcalan hakkında yeni bir karar almazsa bu süreç yürümez. Bu çok açıktır ve bunu onlarca kez dile getirdik.
Abdullah Öcalan bu halkın önderidir. Bakın, 9 Ekim Komplosu’nun yıl dönümü vesilesiyle Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundaki halk binlerce, on binlerce kişiyle bu komployu kınadı ve Abdullah Öcalan’ın kendi iradeleri olduğunu sloganlarla belirttiler. Abdullah Öcalan bu halkın Başkanıdır. Eğer Başkan esir olursa, barış olmaz. Bir de Abdullah Öcalan bu süreci kendi inisiyatifiyle yürütüyor. Abdullah Öcalan bu hususta şunu söylüyor ‘ben tek başıma satranç oynuyorum. Ne örgüt ne de devlet oynuyor. Ben oynuyorum’. Bunu devlet ve DEM Parti heyetinin önünde söylüyor. Bunu hem bizim adım atmamız için söylüyor hem de devletin adım atması için söylüyor bunu. Fakat şimdiye kadar devlet adım atmadı. Devletin, Abdullah Öcalan’ın önünü açması gerekiyor. Neden? AKP diyor ki ‘halkımız bu sürecin başarıya ulaşmasını istiyor fakat Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne hazır değil’. İyi, o zaman halkını buna hazırla. Her gün terörist başı diyorsunuz. Eğer siz öyle söylerseniz elbette halk ‘neden terörist başını (kendi deyimleriyle) özgür bırakıyorsunuz?’ der. Hâlbuki Türkiye, Abdullah Öcalan’ın bu iki yıldır yürüttüğü süreçten çok fazla istifade etti. Eli rahatladı.
Türkiye Kürt sendromunu yaşıyordu, Türkiye’nin parçalanma sendromunu yaşıyordu. Şimdi o sendrom var mı? Yoktur. Her gün, ‘biz güçlü bir devletiz. Terörsüz Türkiye süreci tıkır tıkır işliyor’ diye propaganda yapıyorlar. Hani nerede tıkır tıkır işliyor? Abdullah Öcalan’ın basın mensuplarıyla görüşme yapması için, siyasetçilerle görüşmesi için, aydınlarla görüşmesi için önünü açın. Önü açılsın ki kendini izah etsin, Türkiye kamuoyuna izah etsin, Türkiye halkına hitap edebilsin. Ama bunun önünü kapatıyorlar ve bırakmıyorlar bunlar gerçekleşsin ve aynı zamanda da ‘Abdullah Öcalan hakkında adım atarsak süreç zora girer, karşı olanlar karşı harekete geçerler’ diyorlar ve bu gerekçelerle adım atmıyorlar. Biz, bunu doğru bulmuyoruz. O zaman durum böyleyse Abdullah Öcalan’ın önünü açın o kendisi durumu izah etsin. Ben buna inanıyorum eğer Türkiye halkları Abdullah Öcalan’ın bu süreci tek başına nasıl kendi inisiyatifiyle gerçekleştirdiğini bilse, bu sürecin Türkiye ekonomisine, siyasetine nasıl faydalı olduğunu ve Türkiye toplumunun bu yüzden psikolojisinin rahatladığını anlasa, Türkiye halkının kendisi ‘özgür olmayı hak etmiş’ diyecektir. Ama bu konuda bir şey yapmıyorlar, işte sorun da burada. Bazı AKP yetkilileri basında ‘bundan sonra gazeteciler İmralı’ya gidip gelebilir bunda hiçbir sorun yok’ dediler. Bunu iki ay önce söylediler ama bugüne kadar henüz bir şey yapılmadı. Türkiye Devleti adım atmadı.
İnsanlarımız hâlen zindanda. Bazıları 32 yıldır zindanda olanlar hâlen de bırakılmamışlar. Neden? ‘Siz hâlen pişman olmamışsınız’ diyorlar. Peki o insan nasıl pişman olacak? Bunun için 32 yıldır zindandadır. Örneğin Hatice Yıldız adında bir anne var, 77 yaşındadır. Sedye üzerinde zindana götürdüler. Ne suç işlemiş? Kızına para yollamış. Fakat kızına para yollamış adı altında diyorlar ‘sen örgüte para yollamışsın’. Hâlbuki kızına posta yoluyla, yani resmî olarak para yollamış. Türk devleti bu aklıyla, bu siyasetiyle ve karşıt diliyle sürecin önünü tıkıyor. Şunu söyleyebilirim süreç çok hassas bir dönemde. Biz sürecin ilerlemesi için adım attık artık adım atma sırası onlarda. İyi niyetimizi belirtmek diye bu üç adımı attık. Türkiye ile tekrardan savaşmaya niyetimiz olmadığını anlamaları için kuzeyden ve mevzilerden güçlerimizi çektik. Aynı zamanda gizli güçlerimizi çektik. Bakalım artık Türkiye devleti bugünlerde ne yapacak?
Bu mesele terör meselesi değildir, mesele silah bırakma değildir; mesele Kürt meselesidir. 220 yıldır Kürtlerin, önce Osmanlılar ile şimdi de Türkiye Cumhuriyeti ile var. Bu sorunu çözecek misin, çözmeyecek misin? Bundan önce de söylemiştim; her şey başlangıçta gizlidir. Yani her süreçte, her konakta ilk adımlar önemlidir.Bu süreç de Devlet Bahçeli’nin, daha sonra da Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile başladı. Her ikisinin de çağrısında çözüm var aslında. Devlet Bahçeli ‘Abdullah Öcalan partisini feshetsin, silahlı çatışmayı durdursun ve meclise gelip DEM Parti Grup Toplantısında konuşun. Ardına kadar ona umut hakkı tanınsın’. Şimdiye kadar Türk devleti bunu yaptı mı? Yapmadı. Abdullah Öcalan’ın gelip mecliste konuşma yapmasına izin verdi mi? Vermedi. Umut hakkını tanıdı mı? Tanımadı.
Avrupa Konseyi 12 yıldır Türkiye’nin Abdullah Öcalan’a umut hakkı vermesi için karar almış ama Türk devleti bu hakkı vermiyor. Devlet Bahçeli’nin ve Abdullah Öcalan’ın konuşmasında çözüm var. Hatta Abdullah Öcalan saygıdeğer devrimci Sırrı Süreyya Önder’e şunu yazdırıyor; ‘bunun için hukuksal imkânlar ve hukuki adımlar olmalıdır. Bu belirleyicidir.’ Bu başlangıçtı ve bunun üzerinden yaklaşık iki yıl geçti ama hâlen o düzeye ulaşılmadı. Başlangıçta yapılan açıklamalar yüksek düzeyde ama yapılanlar o düzeyde değil. Bundan dolayı da süreç çok ağır ve tek taraflı ilerliyor. Bu böyle olmaz.
Kandil’den çekilme meselesi ise; Kandil tüm Kürtler için kutsal bir yerdir. Tarihin tüm anlarında direniş kalesidir. Zagros dağlarıdır. Eğer gerilla çekilse de yurtseverler orada kalacaktır. Sahipsiz kalmaz. Her zaman Kürtler tarafından korunacak. Bizim umudumuz da hep korunması yönündedir. Hiç kimsenin ‘Kandil’e ne olacak kaygılarına girmesine gerek yoktur’. Kandil kendisi olarak kalacaktır. Her zaman özgür Kürtlerin yeri olacaktır, her zaman direniş yeri olacaktır. Bu vesile ile Kandil halkını kadınıyla, erkeğiyle, küçüğüyle, büyüğüyle tek tek hepsini saygı ve hürmetle selamlıyorum. Bunlar gerçekten yurtsever insanlardır. Yıllardır Kandil’de arkadaşlarımız ile beraber yaşıyorlar. Şimdiye kadar onlardan razıyız. Sadece dağları yüksek, direniş kaleleri değil; toplumu da direnişçi, yurtsever bir toplumdur. Onlara binlerce selam olsun.
Sürece dair de tam olarak ne olacağı belli değil. Top Türkiye Devleti tarafındadır ve bekliyoruz. Bu attığımız son üç adımla top artık Türkiye Devleti tarafında. Bakalım artık onlar topu nasıl kullanacak. Abdullah Öcalan’ın önünü açma konusunda hukuki yasa çıkarmaları gerekiyor. Örneğin, çıkardıkları yasa ile ‘gelin silahları bırakın’ diyorlar. Tamam, silahı bıraktıktan sonra gerilla ne yapacak? Gerilla silah bıraktıktan sonra gidip siyasi çalışma yürütmesi gerekiyor. Halkımız şunu bilsin biz mücadeleyi bırakmadık.
Biz demokratik siyaset ile amacımıza ulaşacağımıza inanıyoruz. Bundan dolayı da yöntem değiştiriyoruz. Silahlı savaştan, demokratik siyasete geçiyoruz. Her bir kadromuz gerilladır; her gerilla da bir kadrodur. Gerilla yarın Diyarbakır’a ya da Mardin’e gidecek. Bugün oradan silahla geldi, yarın silahsız dönecek. Döndüğünde de köylerde, mahallelerde, şehirlerde, yani halkın içinde çalışma yürütmesi gerekiyor. Bilimsel çalışmalar, örgütsel çalışmalar ve silahsız siyasi çalışmalar geliştirmelidir. Her şeyden önce bunun imkânı olacak mı, olmayacak mı bunu anlamamız lazım. Gerekli olan yasa çıkarılacak mı çıkarılmayacak mı? Hem Abdullah Öcalan için hem de gerillanın dönüşü için yasanın tamamlanması lazım. Eğer böyle olursa süreç ilerler.
Suriye’de Kürtler, Araplar, Mesihiler, Ermeniler, Asuri-Süryan, Dürzi, Alevi olmak üzere birçok ulus ve inanç vardır. Fakat onlar hepsini bir kalıba koymak istiyorlar. Hani kendilerini İslami bir iktidar olarak tanımlıyorlardı? İslamiyet’te dil yasak değildir. Bütün toplumların dillerini Allah vermiş. Allah’ın insanlara verdiği dili niye yasaklıyorsun? Belli ki burada dürüst ve doğru olmayan bir yaklaşım var. Bazı şeyler Rojava’ya dayatılmaktadır. Son birkaç gündür televizyonda gördüğümüz Haseke’de yaşanan olaylar bir projedir. Bazı taraflar ‘bu provokasyondur‘ dediler. Bu doğrudur. Fakat bir projedir. Rojava Devrimi, Demokratik Ulus perspektifini geliştirdi. Suriye’de Kürtler, Demokratik Ulus perspektifiyle temel siyasi güç olabilir. Haseke’de gelişen olaylarla, Demokratik Ulus siyasetini çürütmek istiyorlar. Bakın, daha önce kendine milliyetçi diyen bazı Kürt tarafları da çürütmek istiyorlardı. Şimdi de Rakka, Şedade gibi yerlerde örgütlenen bazı kimseler gelip Haseke’de yürüyüş yapıyor, halkların karşı karşıya gelmesini istiyorlar. Halkların kardeşliği veya Demokratik Ulus perspektifini çürütmek, yenmek istiyorlar; halklar arası savaş çıkarıp Kürtleri yalnız bırakmak istiyorlar.
Bu, bir siyaset, bir projedir. Bu işin içinde kimin parmağı var, çok fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Fakat bir sözüm var; Türk devleti ‘Kürt ve Türk halkları arasında kardeşliği geliştirmek istiyoruz’ diyor. Hatta ‘Kürt, Türk ve Arap halkları arasında kardeşliği geliştirmek istiyoruz’ diyor. Eğer Türk devleti bu sözünde samimiyse ve gerçekten de bizimle bir barış süreci geliştirmek istiyorsa, en başta Türkiye sınırları dışında olan Kürtlere karşıtlık yapmamalıdır. Bu bir. İkincisi, ellerini Rojava Kürtlerinin üzerinden çekmesi gerekiyor. Tekrar söylüyorum; Türk devleti, ellerini Rojava Kürtleri’nin üzerinden çekmelidir. Mesela oradaki Kürtler, Türkiye’den ne azaltacaklar? Ben bu kadarını söylüyorum.
Suriye Cumhurbaşkanı’na da sesleniyorum; ülkenizde hâkim iseniz hâkimiyetinize sahip çıkmalısınız. Ülkeniz üzerinde farklı projeler yürütülmemelidir. Kürtlerle birlikte Suriye’nin birliğini kuracaksanız, bu biçimde provokasyonlara zemin sunulmamalıdır. Bu konuda, herkese çağrımız, duyarlı olunmasıdır. Yani herkes karşıtlık için, ırkçılık için, katliam için değil, halkların kardeşliği, barış için çabalamalıdır. Biz ırkçılığa karşıyız. Fakat belli ki Suriye’de böyle tehlikeli bir proje var. Bu Suriye’nin bozulmasına neden olabilir. Çünkü bazı taraflar da var; sadece Türk ve Araplar değil. Fakat bu projeyi geliştirenler, Suriye halklarının dostları değillerdir. Suriye halklarının dostlarının Suriye halklarının birliğini ve yine Suriye halklarının arasındaki barışı koruması gerekiyor.
Bölgede yürütülen siyasette Kürt halkı arka plana itiliyor. Suriye’de QSD’ye rol verilmemesi tüm Kürtler için bir işaretti aslında. Bölgenin yeniden dizaynında tekrardan Lozan çizgisini esas almak istiyorlar. Yani ikinci Lozan’ı gerçekleştirmek istiyorlar ve Kürtlere belirleyici ya da birinci sırada yer vermek istemiyorlar. Şimdi böyle gözüküyor. Bu politikaları yürüten hâkim gücü eleştirebiliriz? Yapılanlar haksızlıktır, yanlıştır ve eleştirmek gerekir. Fakat bir yandan da kendimizi sorgulamalıyız. Bunun sorumlusu biz Kürtlerin kendisiyiz, Kürtlerin kendi siyasetleridir. Eğer Kürtlerin siyaseti böyle dağınık ve her biri kendi kafasına göre olursa, başkaları da onu saymaz. Bunun sorumluları bizleriz.
Bölgede savaşın ve yeniden dizaynın olduğu bu tarihî ve önemli bir çağda, kesinlikle ama kesinlikle ortak bir stratejinin olması lazım. Fakat bizde o yok. Şimdi bölge ve dünya devletleri Kürtlerle oynuyorlar. Neden? Çünkü Kürt nereye gitse birbirleri üzerine konuşuyorlar. Bu herkes için bir utançtır. Böyle olmaması gerekiyor. Bıçak kemiğe dayanmış; bu yüzden de Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde şehit kanlarıyla elde edilen kazanımların korunması ve bu toprakların en kadim ulusu olan Kürtlerin özgür yaşaması için gerekli olan her şeyi yapmalıyız. Hiç kimse örgütünün çıkarına göre davranmamalıdır. Ulus çıkarı ilk sırada yer almalıdır. Bunu hep söylüyoruz ama pratikte yok. Gerçek böyledir. Bundan dolayı da şimdiki pozisyon çok iyi değil. Çünkü yarının ne olacağı belli değil. Örneğin yukarıda da belirttiğim gibi, Rojava savaşından sonra gördük ki İran’ın doğusundaki Kürtler arka plana itildi.
Bu, Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesi için de geçerlidir. Mesela Amerika güçleri çekildi, hava savunma çekildi. Kürtlerin kendi kendini savunabilmesi gerekiyor. Ben şunu söylüyorum; Kürtler olarak ortak bir stratejide bir araya gelmemiz gerekiyor. Ulusal birliğin oluşturulması biraz zor. Tümden birlik değil. Abdullah Öcalan ‘Demokratik Ulusal Birlik’ dedi. Benim anladığım, birbirimizin her şeyini kabul etmeyiz belki ama bazı şeylerini kabul etmeliyiz. Örneğin, bir stratejide birleşebiliriz fakat bazı şeylerde birleşemeyebiliriz. Ama eksen ve strateji bir olsun ve tekrardan farklı hareket edilebilir. Bir strateji üzerinde Demokratik Ulusal Birlik gereklidir. Eğer böyle olmazsa bu süreçte Kürt hiçbir şey yapamaz ve gittikçe geriler. Çünkü hâkim güçler Kürtleri ikinci sıraya almak istiyorlar. Tom Barrack’ı herkes dinliyor, benim bir şey söylememe gerek yok. Ben kendisiyle görüşmedim ama birçok kişi onunla görüşmüş. Bugün hâkim siyasetin bölgede ne yapmak istediği bellidir; merkezî devlet sistemini güçlendirmek istiyorlar. Çabaları bu esas üzerinedir ve bizi esas aktör olarak görmüyorlar. Bunun için, artık bunu görüp ortak bir strateji oluşturmamız gerekiyor.
Abdullah Öcalan ‘ortak Kürt aklı olmalıdır’ diyor. Eğer bu olursa, ben şuna inanıyorum; Kürt kendini koruyabilir, siyaset yapabilir, bölgede esas aktör olabilir. Hâlen de bunun imkânları var ve her şey tamamıyla bitmemiştir. Evet geç kalmışız ama her şey bir bütünüyle gitmiş değil. Şunu da söyleyeyim; Kürtler kendi tekniğini de, teknolojisini de ve yapay zekâsını da geliştirebilir. Her şey de gelişebilir neden gelişmesin? Şimdi ‘Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinin hava savunma sistemi kalmamış’ diyorlar. Kürtler kendi savunma sistemini yapabilir.
Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinde iki yıldır hükümet oluşturulamaması doğru değildir. Ağır konuşmak istemiyorum ama bu önemli bir eksikliktir ve bu eksikliği aşmak lazım. Dünya devletlerinin aralarında dünya savaşı oluyor, beraber oturup tartışmalar yürütüyorlar ve bazı konularda anlaşıyorlar. Ama niye Kürtler birbirleri ile anlaşamıyorlar? Eskiden Bosna-Hersek tıkanmış bir konuydu yıllarca çözülemedi. Bazı sorunlar çözülemeyince ‘Bosna-Hersek meselesine döndü’ deniliyordu. Bosna-Hersek meselesi bile çözüldü. Kürt Meselesi tedavi edilemeyen kara bir yara olarak kaldı. Kürt meselesinin kara yarası nedir? Birlik olamamaktır. Bu kara yaranın ilacı var o da ortak stratejidir.
Herkes IŞİD’den kaçıyordu, devletler bile IŞİD’den korkuyordu. Ama biz yönümüzü IŞİD ile savaşmaya verdik. Neden? Çünkü Abdullah Öcalan çerçeveyi net koymuştu; Êzidi halkını korumak, hareket olarak bizim için önemlidir. Ahlaki ve vicdanidir. Bu bir tarafa, Êzidilik Kürt ulusunun köküdür, bundan dolayı da korumamız lazım. Bu hakikati tüm Kürtler olarak da görmemiz lazım fakat Irak devleti de bunu görmelidir. Êzidi toplumu birçok saldırıyla jenositle yüz yüze kalmıştır bundan dolayı da kendi öz savunma gücü olmalıdır. Şimdi Şengal’de YBŞ gücü var, bu güç savaşta kurulmuş ve kendini ispatlamıştır. Zamanında oluşması için biz de yardım ettik ve bu gizli bir şey değildir. Zaten bizim inancımız şudur; Êzidi halkı korunmalıdır. Ama biz de biliyoruz ki biz her zaman orayı koruyamayız ama onlar kendilerini koruyabilirler. Biz de bunun için yardım ettik, bizimkisi sadece yardımdı. Şimdi onların YBŞ ve YJŞ güçleri var. Onlar koruyabilirler.
Irak devletinin de onlara bu resmiyeti vermesi gerekir; yani yerel ve özgün Şengal savunma gücü olmalı. Bu Êzidi halkının hakkıdır. Aynı zamanda Irak yasasında da böyle şeyler, var yok değil. Bütün Kürt tarafları Özgürlük Hareketi olarak, KDP olarak, YNK olarak, tüm Irak’ın kuzeyindeki güçleri olarak -Şengal de Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinin bir bölümüdür- hem de Irak Devleti bunu göz önünde bulundurmalıdır. Eğer Êzidilere özgü bir gücü sen resmileştirirsen bu sadece askerî bir güç anlamına gelmez, aynı zamanda bu yaşama umudu anlamına geliyor. Êzidi toplumunun dayanabileceği bir güç ve yaşam garantisi gibi rollerinin de olması gerekiyor. Sadece askerî bir güç değil, aynı zamanda toplumun etrafında toplandığı yaşam ağacı gibi olması gerekiyor. Bizim görüşlerimiz bu yöndedir.
Irak Hükümeti ve YBŞ-YJŞ arasında bazı görüşmeler gerçekleşmiş. Duyumlarımıza göre görüşmeler şu çerçevede gelişmiş; demokratik entegrasyon gerçekleşecek. Nasıl? YBŞ, Irak ordusunun hâkimiyetini kabul edecek ama Irak da YBŞ’nin bölgedeki özerkliğini kabul edecek. Bu çerçevede ilerlemelerin olduğunu fakat daha imzaların atılmadığını duyduk. Bu şekilde YBŞ artık Irak Ordusuna bağlı özerk ve özgün bir parçası olacak. Yani böyle bir entegrasyon gelişirse iyi olur. Biz de bunu destekliyoruz ve bu konuda üzerimize düşen bir şey olursa da hazırız.
Bizim Türk devleti ile de güven esasları üzerine yan yana gelmemiz gerekir. Yani biz Türklere karşı sadece silahlı savaş stratejisini durdurmadık. Aynı zamanda Türkiye’ye karşı karşıtlığımızı da durdurduk. Biz artık Türkiye Devleti karşıtlığı yapmak istemiyoruz. Artık Türkiye ile yeni bir sayfa açmak istiyoruz. Ben bunu Kürt partileri için de söylüyorum. Türk devleti ile de artık savaş son bulmalı. Ne isyan ne de inkâr ve imha. Türk devleti artık Kürtleri inkâr etmemeli ve hedefinde imha olmamalıdır aynı zamanda asimilasyon da olmamalıdır. Kürt de artık isyan etmemelidir. O kadar yıl savaş oldu artık sonlandırılmalıdır. Savaş lazım olan şeyleri yaptı. Bundan sonra artık diyalog olmalıdır, siyaset olmalıdır. Abdullah Öcalan buna inandığı için bu süreci başlattı ve biz de buna inanıyoruz.
Kürt tarafı olarak karşıtlığı ve silahlı savaşı sonlandırmak istiyoruz. Ama Türk tarafı bize bu güveni vermiyor veya güven artıracak yaklaşımlarda bulunmuyor. Diyalog yürütürken bile bize ‘siz bunu yapın biz de bunu yapacağız’ diyorlar. Hâlbuki sen yüz yıllık bir sorunu çözmek istiyorsun. Bunun için de biraz güven verici yaklaşımlar olmalıdır. Siz bir devletsiniz, güven yaratmalısınız. Her şey karşıt sözler sarf etmekle olmaz. Böyle bir sorun biz ve Türk devleti arasında var. Güven yaratmaya ihtiyaç var; zayıftır. Bu da korku yaratıyor.”
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.