Hak İnisiyatifi tarafından düzenlenen panelde, “çözüm süreci” kapsamında hazırlanan çerçeve yasanın Kürt meselesini çözebilecek nitelikte olmadığı belirtildi. Panelde, sorunların aşılması için toplumsal katılımın ve yetkinin önemine dikkat çekildi.
Hak İnisiyatifi, “Çerçeve yasa sonrası çözüm süreci: Umutlar ve riskler kavşağında barış” başlığıyla bir panel gerçekleştirdi. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Ali Emiri Konferans Salonu’nda düzenlenen etkinliğe siyasi partilerden ve sivil toplum kuruluşlarından çok sayıda temsilci ilgi gösterdi. Panelde Hak İnisiyatifi Başkanı Fatma Bostan Ünsal, akademisyenler Salim Orhan, Adem Kılıç ve Cuma Çiçek konuşmacı olarak yer aldı.
Panelin ilk konuşmacısı Fatma Bostan Ünsal, “İç ve dış gelişmeler/krizler bağlamında Türkiye’nin iç barışını sağlama umudu” başlığı altında değerlendirmelerde bulundu. Meclis komisyonunun hazırladığı raporu ele alan Ünsal, raporun asgari bir uzlaşma zemini sunduğunu ancak yeterli olmadığını ifade etti. Ünsal, “Raporda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının uygulanması gerektiği belirtiliyor. Bu aslında olması gereken bir durumken, raporda özel olarak vurgulanması geri bir adımdır, fakat aynı zamanda uygulanmadığı gerçeğinin de bir tespitidir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile ilgili binlerce insanı etkileyen kararların uygulanmaması ciddi bir problemdir” dedi.
Türkiye’nin sorunları çözme konusunda “beceriksiz” olduğunu belirten Fatma Bostan Ünsal, sözlerini şöyle sürdürdü: “1993’ten bu yana çözüm fırsatları olmasına rağmen meseleyi geciktirdi, binlerce insanın hayatına mal oldu ve raporda da belirtildiği gibi trilyonlarca mali zarara yol açtı. Bu durum, askeri vesayetin etkileri ve toplumun kutuplaştırılmasıyla bağlantılıdır. Sünni-Alevi ayrımı ve Kürt halkının hedef gösterilmesiyle toplumda derin kutuplaşmalar yaşanmıştır. Türkiye’nin politika üretme yetersizliği, siyasetçilerin veya akademisyenlerin, mevcut statükonun sorun çözme kapasitesinin sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu durumda toplumun ve sivil inisiyatiflerin ‘makinist’ rolünü üstlenerek, kendi sorunlarını çözme yetkisini alması gerekmektedir. Bu ancak kutuplaşmış bir ortamdan uzaklaşarak mümkün olabilir.”
Çerçeve yasayı da değerlendiren Ünsal, yasanın hem iyimserler hem de kötümserler için farklı okumalara açık olduğunu belirtti. Yasanın, komisyon raporunda öngörülen birçok yasal değişikliğin uzağında, sadece sınırlı sayıda mağduriyeti giderebilecek bir metin olduğunu ifade etti. Ünsal, “İyimser bir bakış açısıyla, bu yasanın bir başlangıç adımı olabileceği ve gelecekte daha kapsamlı değişikliklerin önünü açabileceği düşünülebilir. Ancak çerçeve yasada en çok güçlendirilen kurumun Milli Güvenlik Kurulu (MGK) olması düşündürücüdür. Toplumun müdahale edebileceği kurumlara yetki verilmesi önem arz etmektedir. Sivil toplumun alt kurullarda etkili olabileceği iddiaları mevcut olsa da, MGK’nin güçlendirilmiş olmasını sorunlu buluyorum” diye ekledi.
“Çerçeve yasadan barışa yol var mı? İmkanlar, sınırlar ve gereklilikler” başlıklı sunumuyla Salim Orhan ise, çözüm sürecinin başından itibaren yaşananları hatırlattı. Orhan, çerçeve yasanın Kürt meselesini çözebilecek bir nitelikte olmadığını vurgulayarak, şu değerlendirmeyi yaptı: “PKK meselesi, Kürt meselesi ve Türkiye’nin demokratikleşmesi meselesi birbiriyle bağlantılıdır ancak birbirine indirgenemez. Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürt meselesini tek başına çözmeyeceği gibi, Kürt meselesinin çözümü de ülkeyi tamamen demokratikleştirmeyecektir. Bu yasa, 2014’te çıkan yasaya göre çok daha kısıtlıdır. 2014 yasası insan hakları ve kültürel sorunların çözümünden bahsederken, mevcut yasada bu unsurların hiçbiri yer almamaktadır. Yasa, tamamen güvenlikçi bir dille hazırlanmış olup, asıl olarak PKK’yi ilgilendiren bir mesele olarak ele alınmıştır. Sürecin başından beri güvenlik kurulları üzerinden yürütülmesi, yasanın bu şekilde çıkacağının işaretlerini vermekteydi.”
Orhan, yasanın PKK’nin silah bırakmasının tespiti ve teyiti sonrasında devreye gireceğini anımsattı. Orhan, “Bu yasayı eleştirecek birçok nokta bulunsa da, yasanın sadece iktidarın değil, bir mutabakat sonucunda ortaya çıktığı gerçeği ortadadır. Eğer bu kabul mevcutsa, yasaya destek verilmesi gerektiğini düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
Orhan, yasanın Kürt meselesini es geçtiği gibi, PKK meselesini de tümüyle çözmediğini belirtti. “Bu yasa, gerekirse alt komisyonlar kurulacağını ve yeni yasalar çıkarılabileceğini ifade ediyor. Hangi adımların öncelikli olacağı tartışmaları devam ediyor. Yasanın şu anki etkisi, en azından silahların susmasına olanak tanımasıdır. Umuyoruz ki silahlar artık susacak” diyen Orhan, barışın kurumsal, yapısal ve zamansal bir süreç olduğunu vurguladı. Pozitif barışın, adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin giderildiği bir düzlemi ifade ettiğini belirten Orhan, “Bu konuda henüz bir adım atılmış değil. Devletten bu yönde bir açıklama gelmemiş olsa da, şiddetin ortadan kalkması bu adımların önünü açabilir. Ancak bu süreç sadece devlete bırakılırsa, Kürt meselesiyle ilgili adımların atılmayabilir. Bu, yürütülecek siyasetin ve kabiliyetin bir sonucudur” diye konuştu.
Orhan, sürecin kısa vadede Kürt meselesini veya Türkiye’nin demokrasi sorununu çözmeyeceğini ifade etti. Ancak şiddetin ortadan kalkmasıyla oluşacak ortamın, siyaset zemininde daha geniş tartışmaların önünü açabileceğini söyledi.
Cuma Çiçek, “Çatışmalı dönem biterken yeni Kürt siyasetinin imkanları” başlıklı sunumunda, sürecin “Şiddetsiz Türkiye” ve “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olmak üzere iki farklı anlatısı olduğunu ifade etti. Çiçek, “Geçen iki yılda bu iki anlatı birbirine yaklaşabilirdi, ortak bir söylem inşa edilebilirdi. Ancak bu gerçekleşmedi. Ayrıca, barış ve demokrasinin ilişkilendirileceği bir zemine de ulaşılamadı. Bu durum, sürecin bir başlangıç mı yoksa bir son mu olduğu sorusunu beraberinde getiriyor ve belirsizliğini koruyor. Kayyum uygulamalarında bir geri adım atılmadı, siyasi figürlerin durumlarında bir iyileşme olmadı” şeklinde konuştu. Çiçek, meselenin silahlı mücadele ile sınırlı kalmasında Kürt siyasetinin de rolü olduğunu savunarak, “Kürt siyaseti, toplumsal talepleri görünür kılma ve iktidar üzerinde baskı oluşturma noktasında sınırlı kaldı. Gelinen noktada, toplumsal güven duygusunda ciddi bir erozyon yaşanıyor, insanlardaki kayıp hissi her geçen gün artıyor” yorumunu yaptı.
Yeni bir siyasi ufkun, örgütlenmenin ve ittifak siyasetinin gerekliliğine işaret eden Çiçek, Kürtlerin nüfus, coğrafya ve jeopolitik konum gibi güçlü dayanaklara sahip olduğunu, ayrıca yerel yönetimler, parlamento, diaspora, kültür-sanat ve medya gibi önemli kaynaklara sahip olduğunu belirtti.
Adem Kılıç ise “Çatışmalı süreç sonrası entegrasyonunun psiko-sosyal boyutu: Ne yapmalı, kim yapmalı?” başlığıyla bir sunum yaptı. Kılıç, “Süreç, karşılıklı bir yeniden bütünleşmeyi gerektirir. Bölünmüş toplumlarda entegrasyon süreçleri, çatışma süreçleri kadar uzun sürebilir. Örneğin İrlanda’da hala derin toplumsal bölünmeler devam etmektedir. Bu, çok aktörlü, ekonomik ve politik boyutları olan karmaşık bir durumdur. Geçmişten gelen travmalar, kayıplar ve yaslar çatışmanın sona ermesiyle bir anda ortadan kalkmaz; kayıp yakınlarının normal hayata dönmesi uzun zaman alacaktır” ifadelerini kullandı.
Kürt toplumunun bundan sonraki süreçte kendisiyle yüzleşmesi gerektiğini belirten Kılıç, “Kürtler, bana göre asıl şimdi kendileriyle yüzleşecekler: Ne kaybettiler, ne kazandılar? Çatışan taraflar sürekli kazanımlarını vurgularken, kaybedilenler genellikle göz ardı edilir. Çatışma sürecinin bitmesiyle birlikte Kürtler olarak ne kaybettiğimizi konuşabilecek ve yüzleşebilecek miyiz? Bu, önemli bir sorudur. Bir varoluş ve direnme hali çokça konuşulurken, bunun ardındaki tükeniş hali genellikle göz ardı ediliyor. 50 bin kayıp ve 17 bin faili meçhulden bahsediliyor; ancak her şey bir sayıya indirgeniyor. Oysa bu kayıpların her birinin ayrı bir hikayesi, umutları vardı. Bunları normalleştirerek görünmez kılmak en sorunlu yaklaşımdır. Ne yazık ki Kürt toplumu, yası tutulmamış kayıpları nedeniyle hala tam anlamıyla yasını tutabilmiş değil” diye konuştu.
Zorunlu göçün yarattığı travmalara da değinen Kılıç, yerinden edilmenin etkilerinin uzun yıllar sürdüğüne dikkat çekti. Çatışmalı bölgelerde psikososyal destek ve yeniden bütünleşme merkezlerinin kurulması gerektiğini savunan Kılıç, “Bu süreç sadece devletin veya siyasetin tek başına üstesinden gelebileceği bir durum değildir. Toplumun öz kaynakları harekete geçirilmeli, Kürt toplumundaki dayanışma ve destek mekanizmaları seferber edilmelidir. Kaygıların, yoksulluğun, şiddetin, cezaevlerinin, sürgünlerin, yas ve travmaların olmadığı, korkmadan ve huzur içinde yaşanabilecek bir süreç temenni ediyoruz” sözleriyle konuşmasını tamamladı.
Konuşmaların ardından panel sona erdi.
Bu haber Mezopotamya Ajansı kaynak alınarak hazırlanmıştır.